12 Mart 2011 Cumartesi

The Smurfs / Şirinler


Küçüklüğümde en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ağustos'ta birçok ülkeyle beraber Türkiye'de de vizyona girecek olan 3 boyutlu filmde küçük komünist dostlarımı yeni yazılan senaryoda törpülemiş olabilirler ya da ben filmi 3 boyutlu olarak sinemada izleyebilmek için dağıtımcı şirketlerin film alma politikaları üzerine düşünmek zorunda kalabilirim ama sonuçta Şirinler'i yani The Smurf'ü sinema filmi olarak da izleyebileceğim ya, daha ne olsun! Ha, ne alaka komünist dostlar falan derseniz; Şirinler'in orijinal ismi olan The Smurf'ün açılımı: Socialist Men Under Red Flag.



Filmin resmi sitesi için sizi Buradan alayım.

11 Mart 2011 Cuma

22. Ankara Uluslararası Film Festivali


Bu sene 17 Mart - 27 Mart tarihleri arasında 22.si düzenlenecek olan festivalle ilgili ayrıntılı bilgi için buraya, buraya, hiç olmadı buraya tıklayabilirsiniz.

Bu sene geçen seneki gibi sadece Batı Sinemaları'nda olmasa da Batı Sinemaları'nda da gösterimler olacak olması, festivalin en güzel haberlerinden biri bence. Zaten festivaller güzeldir, hem de çok güzel.

6 Mart 2011 Pazar

Black Box Recorder


I stopped talking when I was six years old
I didn't want anything more to do with the outside world
I was happy being quiet
But of course they wouldn't leave me alone
My parents tried every trick in the book
From speech therapists to child psychologists
They even tried bribery
I could have anything, as long as I said it out loud

Life is unfair, kill yourself or get over it
Life is unfair, kill yourself or get over it

Of course this episode didn't last forever
I'd made my point and it was time to move on
To peel away the next layer of deceit
And see what new surprises lay in store
My school report said I showed no interest
'A disruptive influence' I felt sorry for them in a way
And when they finally expelled me
It didn't mean a thing

Life is unfair, kill yourself or get over it
Life is unfair, kill yourself or get over it

("At that time she stopped what she was doing, she stopped playing...
she stared, she had the facial grimicing...
and then the psychiatrist was saying, "Julie, Julie, can you hear me?
Can you open your eyes? Can you stick out your tongue?"
And all of a sudden, Julie struck out")

The November when I came home the Christmas decorations were already up
Spray on snow, coloured flashing lights
And an artificial tree that played Silent Night
Over and over again
My parents welcomed me with loving arms
But within an hour were back at each others throats
Normal, happy childhood back on course
Batteries not included

Life is unfair, kill yourself or get over it
Life is unfair, kill yourself or get over it
Life is unfair, kill yourself or get over it
Life is unfair, kill yourself or get over it



"Yaşam adil değil, ya kendini öldür ya da bunu aş."
Bu kadar.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Mart 2011 Cumartesi

Blindness


Don McKellar'ın José Saramago'nun romanından uyarlayarak senaryosunu yazdığı Blindness çok farklı ve rahatsız edici bir hikayeye sahip. Fernando Meirelles'in etkileyici çekimleri ve César Charlone'un onu çok güzel tamamlayan sinematografisiyle hikaye, izleyiciye soğuk durularak çok güzel işlenmiş.

Marco Antônio Guimarães'in yer yer duyduğumuz müzikleri filmin dozunu yükselten en önemli ögelerden birisi. Nadiren aksasa da bu sayede filmi farklı okumalara daha açık hale getiren oyunculukları ve oyuncu kadrosunun hikaye anlatıcılığına ve filmin gerçeklik hissine yaptığı katkı elbette ki çok büyük.

Sistem eleştirisi ve bu eleştirideki yöntemleri nedeniyle olumsuz yönde çok eleştirilmiş olsa da bence gayet rahatsız edici ve güzel bir film.


Ve bu kadın, o kadar yükü sırtında taşıdıktan sonra şimdi özgür olunca neden susuyordu? Şehirden gelen sesleri hayal edebiliyordu: ''Görebiliyorum!''
''Kör oluyorum'' diye düşündü.

sevgi, saygı ve o tarz bilmum duygularla:;,

4 Mart 2011 Cuma

Hey Dostum!

1994 yılında George Lucas'ın 50. doğumgününde çekilmiş bir fotoğraf. Sadece Amerikan sinemasının değil, dünya sinemasının ön önemli isimleri arasında olan bir kuşak, sevmek sevmemek ayrı bir mevzu bu noktada.

Eğer bugün benim için sinema yaşamın eş anlamlısıysa bunda bu isimlerin de önemli bir yeri vardır çünkü bana sinemayı ilk sevdiren sinema insanları onlardır. Ve ayrıca Marty candır.

Sol baştan sayalım; steven spielberg, martin scorsese, brian de palma, george lucas, francis ford coppola.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

"İleri Demokrasi"


Güncel siyasete dair çeşitli sebeplerle bir şey söylemedim ve yazmadım blogumda şimdiye kadar. Şimdi de oturup köşe yazısı yazar gibi özgürlüğü kısıtlanan insanlara, "sehven" yapılan işlere, yuvarlak laflarla suçlanıp 729 gündür hapis yatan gazetecilere dair bir şey yazmayacağım. Çünkü blogu okuyanlar zaten blogun her yerine sinmiş olan düşüncelerimden gerekli çıkarımları yapıyordur. Ama bu başlıkla da beraber bu konuya dair tepkimi direk göstermek istedim, malum, insanlar yapılan haksızlıklara olan tepkilerini o haksızlık nedeniyle değil, ya bize de sıra gelir, ya bize de yaparlarsa diye gösteriyor bugünlerde.

Eylem haberi için Buraya, tepkilerden bazıları için de Buraya tıklayabilirsiniz.


fotoğraflar ntvmsnbc'den alınmıştır.

1 Mart 2011 Salı

8 (sekiz)


Ne işe yarıyor, herhangi bir şey üzerine düşünüp karalamak hatta bunları paylaşmak? Sorup duruyorum bunları kendime; neden, ne işe yarıyor ki diye kendimi hırpalıyorum belki de. Ama farketmem uzun zaman almıyor; tüm her şeyi işe yaramak ve sonuca ilişkin görmek bugünün siyasi-ekonomik düzenine temel oluşturan o felsefi görüşlerin zihnimizde bıraktığı hasarlardır. Özlemek mesela, neye yarar ki? Ama hala özlemez mi insan mayhoş bir tatla. O kalmaz mı her zaman ulaşılamaz bir yerlerde, arayamayız ya hani her şeye rağmen, ama hala vardır ve kim bilir; belki var olabilmesi için özlemek lazımdır. Hem problemlerimi sonuca ulaştırması adına gerçekleştirdiğim eylemlerimin her şeyle beraber yerinde sayması ve benim eylemleri yineleyip durmam belki de beni var eden şeylerin o problemler olduğunu anlatmaya çalışıyordur. Yani her şey karşıtıyla var sonuçta, ve her düşünce çelişkili, aynı bu cümlede olduğu gibi.

Daha demin de olduğu gibi sürekli bir "onlar" imgesi var tüm zihnimde, karaladıklarımda. Belki bu da benim yalnızlık tasvirimdir. Çünkü yaşam devam eder, gerçeklik karmaşası içerisinden geçen setlerle arabesk "kültürün" kirlettiği diğer bir sözcük olan "yalnızlık" yan yana gelemez yaşam sözcükleriyle. Kirlenen kavramlar, kirlenen insanlar, ve onların icat ettiği çamaşır, bulaşık makineleri, gerektiğinde saklamak için buzdolapları...


Kışın, baharı çağrıştıran bir gün yaşanması gibiydi tüm yaşam. Oysa öğleden sonra bir festivalde güzel bir film izleyebilmek gibi de olmalıydı, ama yanlış anlaşıldı ve; bir alışveriş merkezinde film çıkışı sinema salonunun hemen yanındaki o dünyaca ünlü mağazanın önünde buluşuldu. Fakat büyük beklentiler, yaşamın sorgulanmasının sekteye uğramasıdır. Bir yaz günü diye başlayan bir cümle her zaman güneş, yeşillik, ağaç ve cıvıldayan kuşlar betimlemesinin varyasyonlarını getirmez peşinden çünkü bir yarım küre diğeriyle uyuşmaz, halbuki sadece iki örnekleriyken birbirlerinin. Ve kuşların cıvıldamasının insanlara gülümsetici, bazen rahatlatıcı ama genel itibariyle mutlu gelmesi sadece bir yanılsamadır, çünkü insanlar bağırdıkça kuşlar daha fazla öter. Nitekim ses duyma aralıkları daha geniştir ve insanların duyamadığı her çığlık onlar için bir yankılanmayla sonuçlanır, bilimsel gerçekliğini sorgulamayın, o, bir bilimadamının iki dudağıyla maaşını ödeyenin cömertliği arasında şimdilerde.

Şimdi tam zamanı aslında, tüm yapmak istediklerim ve isteyeceklerim için. Ama ne garip ben uyuyorum ve uyumak durumundayım. Yoksa rüyalar bunun için mi var? Ve biz sadece o istediklerimizden başka, o rüyaların var oluş nedenleri haricinde yapımlar izlediğimiz o rüyaları bunun için mi hatırlıyoruz? Hem tüm dünyada parayla para satın alınırken, tüm tehlikeli aletlerin tehlikesini üzerinde deneyebileceğini düşünerek yaşayabilen bir insan neden korkutur ve şaşırtır ki insanları?


Kavramlarla yoldaş olmaya çalışıyordum bir zamanlar. Ta ki bilinmeyen bir kavramı açıklamak için bilinmeyen daha çok kavram kullanıldığını görene kadar. Yani elbette zaman içerisinde değişimler oluyor. Ama ulaşmaya çalıştığım kasaba da o kasabanın yolu da hala aynı, değişen sadece yol alış biçimi. Çok uğraşsam da hiçbir zaman konuştuğum dilde anlamlandıramadığım söz dizimine sahip cümlelerin bir melodiyle bütünleşişini yıllardır hayranlıkla dinliyor olmam, bilmem her şeyi açıklar mı? Yaşam ve ona dair hemen hemen her şey hissedildiği kadar güzeldir çünkü, sadece anlaşıldığı kadar değildir ve anlamak her şeye yetmez. Bildiğimiz kadarıyla yüz yıllardır var olan sömürü düzeni mesela, bunu anlamamız hala içinde öğütülüyor olmamızı değiştirmeye yetiyor mu?


Bir denge işi yaşam. Denge de garip bir sözcük belki ama kelime söylendiğinde yaygın olarak anlaşılan orta yolculuk değil bahsettiğim. Çünkü o, kişinin kendi yokluğunda kendi yokluğuna sabitlenmesidir. Oysa denge konumlanmaktır. Siz hangi cambazın ip üzerinde sabitlendiğini gördünüz, onun her zaman, yalpalamasının ucu açık sonuçları vardır.

Gerçekliği sorgulamaya kalktığım her anda, gerçeklik kendini daha net ve sert hissettiriyorsa, o halde kandırılıyor muyum, her totaliter rejimdeki baskılar gibi gerçekliğin yapay çöplüğünde? Dolaysıyla artık sadece umuyorum, hem elinde birer kağıt-kalem, kulağında sürekli bir melodi ve görüş mesafesinde bir film afişiyle bir kitap duran bir insan ne yapabilir ki başka? Ya tuttuğu takıma destek olmak dahil her sevincini "yaşasın" sözcüğüyle karşılayan bir dille, yaşamı en uç ayrıntısına kadar sorgulamaya çabalamanın mantığı var mıdır?


Sadece kayıtlarda bulunması açısından, bugün hava esrik bir rüzgarla beraber savuruyor tüm düşünceleri, hisleri, her şeyi; uçurtması ellerinde olanlar da peşlerinden koşuyor.


fotoğraflar, rodney smith. ayhan sicimoğlu deyimiyle; hastasıyız!

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

83. Akademi Ödülleri / The Oscars 2011


Adayların hepsinin çok güzel, çok iyi olması sebebiyle çok eğlenceli bir tören izleyeceğimi düşünmüştüm fakat yanılmışım. Kirk Douglas'ın ödül sunumu, Trent Reznor'un ödül alması ve Hugh Jackman'ın ilk defa sinemaya giden bir çocuk gibi gülümseyerek törenin açılışını alkışlaması gecede olan en güzel şeylerdi. Beklentilerimin hayal kırıklığıyla sonuçlanması bir yana bunun bir ay içinde üçüncü Akademi Ödülleri başlığı olması töreni ciddi anlamda abarttığımı ve beklentimi gösteriyor zaten.

Gecenin teması "anneler" olması sebebiyle Mark Wahlberg'in 4 yaşından beri yapımcı olmak istediğini de öğrenmiş olduk. Ne hasta ruhlu bir adammışsın sen Mark dedim kendi kendime, 4 yaşındayken yapımcı olmak istemek ha?

Christopher Nolan aday olmuş olsaydı herhalde Tom Hooper'ın ödülü alması daha da inanılmaz olacaktı. Elbette, The King's Speech'te kötü bir yönetmenlik vardı, gibi bir şey söyleyemem ama Hooper'ın; Fincher, Aronofsky ve Coen Kardeşler arasından sıyrılıp ödülü almış olması içimi burkmadı da değil. Her ne kadar törenden önce Fincher alır diye tahmin edip güzelim adam ala ala The Social Network'le mi ödülü alacak diye hayıflansam da o farklı bir durum tabi.

Oyunculuk dallarındaki ödüller tahmin ettiğim gibi oldu. Zaten hemen hemen herkesin tahmini bu yöndeydi.

The King's Speech'in En İyi Film ödülünü alması da son başlık altında tahmin ettiğim gibi oldu. Black Swan tek ödülle döndü ama Natalie Portman bu sene Black Swan'la Oscar itibariyle 13 farklı festival ve ödül töreninde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazandı. Önemsiz bir detay gibi gözükebilir fakat Black Swan'dan bahsetmiş olmam gerekiyordu, bahsetmenin en rahat yolu da buydu.

En İyi Yabancı Film ödülü benim açımdan ciddi anlamda sürpriz oldu, Biutiful için kendimi hazırlamıştım oysaki.

Inception da teknik dallarda ödüllerini toplayarak en azından ödülsüz dönmemiş oldu, bu da önemli bir şey.

Şov yönü ciddi anlamda zayıf olan bu seneki tören Hugh Jackman'ın 81. Akademi Ödülleri'ndeki sunumunun yakın zamanda pek kolay aşılamayacağını düşündürttü bana.

Oyunculuk ve senaryo dallarıyla birlikte En İyi Film dalında tahminlerim doğru çıktı, diğer dallarda sanırım tökezledim.

En İyi Film: The King's Speech
En İyi Yönetmen: Tom Hooper
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth
En İyi Kadın Oyuncu: Natalie Portman
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Melissa Leo
En İyi Uyarlama Senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
En İyi Orijinal Senaryo: David Seidler (The King's Speech)
En İyi Yabancı Film: Hævnen
En İyi Görüntü Yönetmenliği: Wally Pfister (Inception)
En İyi Kurgu: The Social Network
En İyi Belgesel: Inside Job

Tüm dallarda ödül kazananlara ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Hunter S. Thompson tarzı gazeteciliğe özenip öyle Oscar yorumları yapacaktım fakat bir süre sonra töreni izlemek zorlaştığı için vazgeçtim. Dolayısıyla böyle yarım yamalak oldu yorum veya her ne denirse bunlara.

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses