5 Şubat 2011 Cumartesi

Merhaba, ya siz?


Merhaba. Yapmam gereken şeyler var, biliyorum. Ama artık ilgilenmiyorum onlarla, fazlasıyla sıkılgan olmamın bir getirisi midir bilmiyorum ama aynı zamanda bezgin birisiyim şu sıralar. Ve umarsız, umursuz. Güzel birkaç cümle kurup onları etkileyerek çok önemsedikleri haklılıklarını da ellerinden alayım dedim ama çok sıkı sarılmışlardı amaç ve hedeflerine, ya da diğer bir deyişle kendilerinin kurduklarını zannederek büyük bir yanılgı içinde oldukları hayallere. Bense dolanıyorum kendi kendime, bir melodiyle kaybolarak onun ruhunu istiyorum, tavana bakıyorum sadece gerçeklikle iç içe olduğum her an umutsuzca. Aslında çok bir şey farketmeyecek çünkü bulunduğum düşünülen yerde olmuyorum her zaman. Bazen bir film afişinde pigment oluyorum mesela bazen de birisinin çaresizce savurduğu küfründe geziniyorum.


Merhaba, ben müşkülpesent ya da umut mert. Evet evet, siz gidin ve başlayın, ben Godot'yu bekleyeceğim.

"Yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. Ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. Gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. Yoksa hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?"
Jean-Paul Sartre


fotoğraflar;
1, rodney smith'in diye hatırlıyorum. ancak bilgisayara kaydederken, kimin olduğunu anlayabileceğim bir şekilde isimlendirmemişim. rodney smith'in kendi sitesine ve başka birkaç siteye baktım fakat bulamadım.
2 ve 3, geof kern

4 Şubat 2011 Cuma

The King's Speech


Geçtiğimiz seneki Akademi Ödülleri, bence, gerçekten kötüydü. Bunun en büyük sebebi de elbette, sinema adına parlak bir yıl geçmemiş olmasıydı. Bu yıl ise tam tersini düşünüyorum, çünkü gerçekten çok güzel filmler var bu sene. The King's Speech, En İyi Film Oscar'ına aday filmlerden izlemediğim o bir ikisinin içindeydi ve bu seneki filmlerin güzelliğini genelleme üzerine kurulu fikrimi pekiştirdi.

Colin Firth'ün geçen sene alamadığı En İyi Erkek Oyuncu ödülü için bu sene isminin neden bu kadar anıldığını filmi izledikten sonra gayet iyi anladım. Filmdeki oyunculuğundan bağımsız olarak yalnız kendisine olan sevgim nedeniyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Helena Bonham Carter ödül alırsa ne güzel olur, değil mi, demiştim ve tabi ki hala aynısını söylüyorum. Ama elbette Hailee Steinfeld alsa daha güzel olur da o pek olası değil gibi. Yardımcı erkek oyuncu konusunda durum çetrefilli bir hale gelmedi. 83. Akademi Ödülleri hakkında yazarken de hiçbir yoruma gerek duymadan sadece ismini yeterli görerek belirttiğim gibi hem oyunculuğu hem de kendisi dolayısıyla Christian Bale! İyiden iyiye güncellenmiş Akademi Ödülleri dilek, öneri ve tahminler şeysine dönüştü yazı. Neyse.

The King's Speech; oyunculuklarıyla, çekimleriyle, tarihe dair bir hikaye anlatırken gereksiz abartıya kaçmamasıyla, akıcı olmasının ötesinde kendisini keyifle izleten çok güzel bir film. Ama elbette En İyi Film dalında -The Social Network'ün alacağını düşünsem de- mutlak favorim Black Swan ve -ismi çok anılan bir film olsa bile- izlemeden önce, söylediğim gibi bu değişmedi. Zaten bu sene aday filmlerin hemen hemen hepsi, geçen sene En İyi Film Oscar'ında ismi en çok öne çıkan iki film olan Avatar ve The Hurt Locker'la asla beraber anılamayacak kadar iyi filmler. Evet, abartma huyum vardır.

On the Road


"Kerouac'ın ve Beat Kuşağı'nın yapıtları bu ülkede sansürün belini kıran bir edebi hareketin en ön saflarında yer alır. Bu edebi özgürleşme eşcinsellerin, siyahların, kadınların özgürleşmesinde katalizör vazifesi görmüştür ve bugün, umarım, nükleer yıkım tehdidi karşısında özgürleşme için de aynısını yapabilir." diyor Allen Ginsberg. 1951'de Amerika'yı baştan başa kateden Jack Kerouac'ın daktilosunun başına geçerek uzun mu uzun bir rulo halinde yazdığı On the Road, yani Türkçe çevirisiyle Yolda, "iyi bir okul, iyi bir iş, iyi bir ev" mottosunu reddeden insanların bir yapıtı olduğu için uzun süre yayıncı bulamamış kendisine. Ama günümüzde, Francis Ford Coppola'nın yapımcılığı, Walter Salles'in yönetmenliğiyle sinemaya uyarlandı ve filmin çekimleri tamamlandı. -"Amerika yıllarca siyahilere ırkçılık yaptı, ama bakıın, bugün Obama'yı başkan seçtiler, dünya gelişiyor efenim, yihuu" gibi bir zihniyetle yazdığımı sandıysanız o son cümleleri, rica ederim bu yanlış anlamanızı düzeltin zira öyle bir tavır yoktu. Ha bana da yazdıktan sonra öyle geldi ki bu notu ekleme gereği hissettim, bu konuyu ise hiç açmayın. Aslında konuyu bağlayamadığım, ne desem bilemedim öyle gitti işte güzelim başlık, neyse.


Diarios de motocicleta filmiyle unutamadığım Walter Salles'ın On the Road'un yönetmeni olması ve, The Motorcycle Diaries yani Motorsiklet Günlüğü'nde beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Eric Gautier, senarist Jose Rivera başta olmak üzere aynı ekipten birçok insanın da On The Road'un ekibinde olması, benim adıma, ne kadar güzel bir film izleyecek oluşumuzu gösteriyor. Yani, kitaba gerçekten yakışacak bir film olacağını düşünüyorum, bu isimler nedeniyle. O halde içlerinde çok sevdiğim oyuncuları da barındıran oyuncu kadrosunun önde gelen isimlerini de yazayım ve bu haberi vererek sevincimi paylaştığım bu karalamayı da sonlandırayım; Sam Riley, Garrett Hedlund, Kristen Stewart, Kirsten Dunst, Tom Sturridge, Viggo Mortensen, Amy Adams ve Steve Buscemi.

3 Şubat 2011 Perşembe

Alphaville


Hiçkimse geçmişte yaşamadı ve hiçkimse gelecekte yaşamayacak.
İnsanlar olasılıkların kölesi olmuşlar.
Dünyanın gerçeklik oluşu bizim talihsizliğimiz.


Godard candır.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Wilbur Wants to Kill Himself


Wilbur yanılmasaydı tekrar deneyemeyecekti mesela. Zaten tüm mesele de bu değil mi? Albert Camus, Sisifos Söyleni'ndeki ilk cümlesinde; gerçekten önemli olan bir tek felsefi sorun vardır: intihar, der. Eylem gerçekleşse, onun üzerinde düşünebilmenin keyfi artık erişilmez olmayacak mı? Yani tüm dünyadaki en önemli "şeylerden" birinin gerçekleşmesi değil, ona giden yol, yöntemler, ihtimaller ve daha başka şeylerdir onu konuşulmaya değer yapan. Wilbur bu yüzden benim için önemli oldu, sanıyorum ki.

"hep denedin
hep yanıldın
yine dene
yine yanıl
daha iyi yanıl."
Samuel Beckett

Filmde Alice karakterini oynayan Shirley Henderson'dan garip bir şekilde hiç hoşlanmamış ve film boyunca, ah şu karakteri Audrey Tautou oynayacaktı off off, demiş olsam da ve film dorukta başlayıp başındaki güzel beklentiyi sonunda pek doyuramamış olsa da çok güzeldi.


- Evet, Wilbur
- Evet, Horst
- Haplar mı?
- Ve gaz.
- Aman tanrım, bu seni öldürebilirdi.
- Tüm fikrim buydu zaten.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

1 Şubat 2011 Salı

The Thin Red Line


- Bu dünyada bir adam, tek başına, bir hiçtir. Ve bundan başka dünya da yok.
- Yanlışın var, Top. Ben başka dünyayı gördüm. Bazen sanırım, sadece benim... hayal gücümdü.
- Öyleyse sen benim hiç görmeyeceklerimi gördün. (...)Herkesin katıldığı ve kendi kendini parçalayan, cehenneme çevrilen bir dünyadayız. Herkesin gözlerini kapatması ve hiçbir şeyin ona dokunmamasını umması gibi bir durum. Sadece kendine bakması.

Terrence Malick'in Mayıs'ta gösterime girecek yeni filmi The Tree of Life'ın fragmanlarını izlerken heyecanlandım, bir selam vermeli dedim kendi kendime. The Thin Red Line ve, varlığı veya yokluğuyla anlam, neden, amaç...

Jean-Paul Sartre


"... ben farkında olmadan, içimde bir yığın ufacık başkalaşım birikir, sonra da günün birinde gerçek bir devrim ortaya çıkar. Hayatıma tutarsız, çelişik bir görünüş veren de budur."

"Kahvede on beş-yirmi kişi var henüz: bekârlar, fen memurları, müstahdemler. Aşevimiz diye adlandırdıkları aile pansiyonlarında tez elden bir şeyler atıştırdıtan sonra, biraz da lükse ihtiyaçları oldukları için, yemeklerden sonra buraya gelir, kahve içer, zarla poker oynarlar. Biraz gürültü de ederler, ama uzun sürmez, canımı da sıkmaz zaten. Var olmak için onların da birlikte bulunmaları gerekiyor."

"Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek. Gördüklerim benim için keskin, hatta yırtıcı, ama katışıksız bir anlam taşıyordu. Sonra bu bütün parçalandı; fenerden, tahta perdeden, gökyüzünden başka şey kalmadı geriye, ama hâlâ oldukça güzeldi bu. Bir saat sonra fener yanmış, rüzgâr çıkmış, gökyüzü kararmıştı: bir iz bile kalmamıştı.
Bunların hiçbiri yeni sayılmaz. Bu çeşit zararsız heyecanları geri çevirdiğim olmadı, hatta tersini yaptım. Onları duymak için biraz yalnız kalmak yeter, inanılabilir olandan tam zamanında kurtulmaya elverecek kadar yalnız olmak. Ama ben, insanların yanı başında, tehlikeyle karşılaşınca onların arasına sığınmaya iyice kararlı olarak yaşıyordum. Bugüne değin işin acemisiydim.
Oysa şimdi çevremde, şurada masanın üzerinde duran bira bardağı gibi bir yığın nesne var. Gözüme çarpınca, "Yeter artık, bıktım!" demek geliyor içimden. Çok ileri gitmiş olduğumu iyice anlıyorum. Bana kalırsa yalnızlıkla uyuşmak kabil değil. Ama böyle düşünüyorum diye her gece yatağımın altına baktığımı ya da gece yarısı kapımın ansızın açılmasını beklediğimi sanmayın. Ne var ki yine de tedirginim, yarım saattir şu bira bardağına bakmaktan kaçınıyorum. Altına üstüne, sağına soluna bakınıyorum, ama onu görmek istemiyorum. Çevremdeki bekârlardan hiçbiri yardım edemez bana; iş işten geçti, onlara sığınamam artık. Bunu iyice biliyorum. Yanıma gelip omzuma dostça vurarak şöyle diyebilirler bana: "Bu bira bardağının nesi var Ötekilerin aynı. Kesme bir bardak, kulplu, üzerinde bel resmi bulunan markası 'Spatenbrau' da yazılı." Bunları ben de biliyorum. Ama başka bir şey olduğunu da biliyorum. Ufacık bir şey. Açıklayamıyorum onu. Hiç kimseye. İşte, yavaşça suyun dibine doğru, korkuya kayıyorum.
Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir. (...)"


"Evet, Lucie bu. Ama başkalaşmış, kendini kaybetmiş. Delice bir cömertlikle acı çekiyor. Gıpta ediyorum ona. Şurada dimdik duruyor, damga vurulmasını bekler gibi kollarını uzatmış, ağzını açmış, zorla soluyor. Yolun iki yanından duvarların büyüdüğünü, birbirine yaklaştığını, Lucie'nin bir kuyunun dibindeymiş gibi onların arasında kaldığını sanıyorum. Birkaç saniye bekliyorum, kaskatı kesilip yere düşecek diye korkuyorum. Bu olağanüstü acıya dayanamayacak kadar çelimsiz. Ama kıpırdamıyor bile. Çevresindeki nesneler gibi o da taşlaşmış. Bir ara, onun hakkında yanılıp yanılmadığımı, gördüğümün onun gerçek varlığıyla ilgili olup olmadığını düşünüp kuşkulanıyorum.
Hafifçe inildiyor. Gözlerini fal taşı gibi açıp ellerini boğazına götürüyor. Hayır, böylesine acı çekme gücünü kendinden almıyor o. Bu güç ona dışarıdan geliyor... Şu bulvardan. Kolundan tutup ışığa, insanların arasına, pespembe sokaklara götürmeli onu. Orada böyle acı çekilmez, yumuşayıverir, güven dolu halini bulur ve her zamanki acılarının düzeyine iner.
Uzaklaşıyorum ondan. Yine de şansı var. Oysa ben üç yıldan beri öyle durgun bir hayat yaşıyorum ki! Bu acıklı yalnızlıklar bomboş bir katışıksızlıktan başka şey vermez bana. Yola koyuluyorum."


jean-paul sartre, bulantı, can yayınları, istanbul, şubat 2010, s. 15/17/19/20/43/44

Det sjunde inseglet


Ingmar Bergman'ın İngilizce ismiyle The Seventh Seal, Türkçe çevirisiyle Yedinci Mühür isimli sinema tarihinin güzellerinden bir siyah beyaz filmi. Bu tarz -sinema tarihi ve sanatı için özel yeri olan- filmleri izlemeden önce bir endişe olur hep içimde, aslında dışarı pek vurmam bunu, bence tatlı bir endişedir o. Fakat o endişe filmi izlemeye başladıktan sonra yavaş yavaş büyük bir keyfe bıraktı yerini, daha iyi anladım; neden Bergman?

Herkesin söyleyebileceklerinin ötesinde söyleyebileceğim bir şey yok. 1957 yapımı bir film olsa bile sorgulamalarının evrenselliği şaşırtıcı, belki etkileyiciliğinin sonucu izlendiği sırada seyircisine sorgulamalar yaptırdığı için yaşadığımız zamana bu kadar yakın gelmiştir, belki de yıllar içinde değişen sadece insanoğlunun dış kabuğudur. Düşünmeli film üzerine, izlemeli zaman zaman tekrar. Uzun uzun bir şeyler karalayamıyorum şu ara filmler üzerine, algıladıklarım etkilendiklerim çok öznel oluyor haliyle ve burada bir filmin ya da yönetmeninin psikanalizini falan yapıp " ııııı bu imgeyle yönetmenin işaret ettiği ....." gibi cümleler kurabilecek akademik düzeyde değilim, hoş istiyor da değilim zira umrumda değil olmak. O nedenle filmden sonra aklıma gelirse bir şeyler onları karalıyorum bazen çok etkilenip karalayamayınca da böyle birkaç cümleyle geçiyorum. -yazanı da okumam demiyorum elbet ama abartmamak gerek- Sonuçta küçücük bir fotoğraf, bir sözcük, bir cümle, bir afiş, bir isim veya bir an bile insanı çok farklı diyarlara götürebilir. Ve her şey kelimelere dökülüp açıklanmak zorunda değildir, hissetmek çoğu zaman önce gelir: ;

Sizi bu sonsuzluk hakkındaki endişelerinizden arındırırdım ama artık çok geç. Fakat hissedin, en sonuna kadar, yaşıyor olmanın esrikliğini.

Elbette filmde daha güzel cümleler geçiyor, duyuyor ve altyazı sayesinde okuyorum. Ama benim aklıma buralarda bir yerde yaptığım alıntıdaki diyalog takıldı.

- Aramızda kalsın ama hayat oldukça "şey" değil mi?
- Evet öyle. Ama bunu düşünme.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses