6 Temmuz 2010 Salı

Mystic River


Bir agonideyiz* hepimiz. Korkuyla gelen sınırların çizdiği memnuniyet ağında birisine inanıyorlar onlar. Ama ilginçtir, infaz kararını herkes kendisine göre veriyor, pişmanlık pek rastlanan bir şey değil, çünkü o yapılmayanlar için olan bir his sanki. Nedeni bilinmeyen; kimilerinin anmak, kimilerinin kutlamak için kullandığı törenler var. İçten içe büyük bir metafor sahası. Yaşam aslında bir hırkayla dolaşmak, öyle smokin falan abartmayın yani baylar bayanlar.





Sean: The reality is we're still 11 year old boys locked in a cellar imagining what our lives would have been if we'd escaped.

Sean:
Gerçekte, hala kilere kilitlenmiş 11 yaşında çocuklarız. Ve kaçsaydık yaşamlarımızın nasıl olacağını hayal ediyoruz.





*agoni: solunumun ve kalp atımlarının düzensizleşmesi, el ve ayakların soğuması gibi yaşam belirtilerinin giderek zayıfladığı ölümden önceki durum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Seninle Konuşacağımız Bazı Şeyler Var #1



* Martin Scorsese'in yönetmenliği yapacağı, Phil Alden Robinson'un senaryosunu yazdığı, yapımı için 2011 yılı gösterilen Frank Sinatra filmi için dedikodular dolaşmaya devam ediyor. Daha önce Leonardo Di Caprio(Sinatra), Scarlett Johansson(Marilyn Monroe), Adam Sandler(Joey Bishop) ve Clive Owen(Peter Lawford) isimleri konuşulurken, bu dönemlerde, Dean Martin'i Robert De Niro'nun, Sinatra'yı ise Al Pacino'nun oynayacağı konuşulanlar arasında fakat elbette ki henüz kesinleşmiş bir şey yok. Gazetele ve dergilerde çıkan haberler ise Robert De Niro'nun oynamak istemediği yönünde. Buradan yeme bizi De Niro, "Scorsese filmde seni isteyecek, sen oynamayacaksın ha?" diyip aynı zamanda bizi üzmemesini ve projenin gerçekleşmesini diliyorum.


*Altyazı dergisi Temmuz -Ağustos sayısında 29 Mayıs'ta kaybettiğimiz Dennis Hopper anısına, Yeni Hollywood'un Asi Çocukları isimli çok güzel bir dosya hazırlamış, ilgilenenlerin kaçırmaması gerekir diye düşünüyorum.

bence birbirlerini yiyebilirler, çok da güzel olur çok da iyi olur tamam mı?

*Çekim aşamaları başlamadan blogda bahsettiğim ve pek olumlu yaklaşmadığım The Expendables ağustosta vizyona giriyor. Yine bir ekip, bir bölgeye "yardım etmek", olayların kontrolden çıkması ve masum insanların hayatlarının tehlikeye girmesi falan. 64 yaşındaki Stallone'un şimdiye kadarki azmine hayranım, en usandıran klişelerin adamı olarak sinemada yer almaya devam etmek pek kolay bir şey olmasa gerek. Ve merak ediyorum, acaba aksiyon filmlerinin en tanınan oyuncularını bir araya getiren bir film olmasa kimin dikkatini çekecekti?


*Marilyn Monroe'nun 1954 yılında çekilen akciğer ve kalça röntgenleri açık arttırmaya çıkmış ve 3 adet röntgen filmi 45 bin dolara satılmış. Hayır, merak ettiğim nasıl bir çerçeveye koyacak ya da nasıl saklayacak o röntgen filmlerini, alan şahıs?


*Son dönemlerin en güzel yerli filmlerinden biri olan Sonbahar'ın yönetmeni Özcan Alper yeni filmi Gelecek Uzun Sürer için Avrupa Konseyi sinema fonu Euroimage'dan destek alacak. Destek verilen diğer yönetmenler arasında, Lars Von Trier ve Emir Kusturica olması durumun önemini gösteriyor sanırım. Evet, referans önemlidir.

*James Cameroon, '97 yapımı Titanic'in, 3 boyuta dönüştürülüp 2012'de tekrar vizyona gireceğini açıklamış.


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;


Büyükbaba


Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,
çektirtilir. Ben de korkarım iğneden,
koltuktan, hele o koku - hastaneleri
içimde hazırlanan ölümü hatırlatan
dipsiz bir koridor olarak düşlerimde
beklerim. Biliyorum canım, biliyorum
dişten söz etmediğimizi. Unutma ki
bu saçı sakalı değirmende ağartmadım
ben: Farkı yoktur bazen dişlerin -
apseli, çürük, durmadan içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir.

Enis Batur

enis batur, doğu - batı divanı I, kırmızı yayınları, istanbul, 2008, s. 30

Olur Biter


olur biter

ama şunu da aklına ko:
başımıza gelen bütün bu şeyler
dünyada olmamaktan daha iyi.
hem bizim için hasret falan da neymiş ki,
sen orda yıldızlara bakar dalarsın,
ben burda cıgaramı yakar dalarım,
işte olur biter.

a. kadir

a. kadir, mutlu olmak varken, can yayınları, istanbul, 2003, s. 129

Sürgün


kendine sürgün
bir garip kişiyim;
sabah akşam imza veren.
bilmemem gereken
şeyler öğrendim;
taraf tutmaz
tanrı bilirim
kaybetmekten
korktuğu için.

sorular sordum
sormamam gereken.
kendime bir
kefen biçtim
kendi tenimden.
sınırlarımı aşmak
yasaktır bana.
yoksul yüreğim
en kuytu kahvem.

acıya tezhibim,
hüzne redif.
yalnızlığın gözlerine
sürme çeken
öyle biriyim ki;
geceleri uykusuz
kuyuları dinleyen.
adım büyücüye
çıktı bu yüzden.

kendine sürgün
bir garip kişiyim;
kutsallığı zincir gibi
parmağında çeviren.
umudu depremden,
aşkı külden
bekleyen benim
aranızda
yerim yok zaten.

heybesinde yılan
işaretleri,
baldıran zehiri
yüzüğünün içinde
ve yanında
kav taşıyan ben;
tekinsizim size göre
ibret için
yakılması gereken.

merhabam kalmadı
kimseyle.
haç çıkardım
namaza dururken.
herkes tanır beni
alnımdaki döğmelerden.
inançsızım, dinsizim
yeminle yalan
ikiz kardeşken.

kendine sürgün
bir garip kişiyim;
bulanık sularda
yüzünü ararken sevda,
bir tutam saç derisiyle
uçuşurken rüzgarda.
her şey ne kadar
kendisidir düşünün
hızla kokuşurken dünya!

rıh dökülürken
kan damlalarına,
cesetler gördüm
ırmak boylarında
çalıların arasında.
faili meçhul
cinayetler bilen
çaresiz bir adamım
adını bile kekeleyen.

bilmemem gereken
şeyler öğrendim.
sorular sordum
sormamam gereken.
gördüm apaçık
görmemem gerekeni.
söylenmezi söyledim.
suçum büyük
ve taammüden.

metin altıok

metin altıok, bir acıya kiracı, kırmızı yayınları, istanbul, 2006, s. 187

26 Haziran 2010 Cumartesi

There's a Big / a Big Hard Sun


Beklediğim, hayatın durgun akışı değil, hareketti. Coşku, tehlike, duygulanmak için hareket istiyordum. Durgun yaşantımızda harcanmayan enerji fazlalığı vardı içimde.*

*Lev Tolstoy, aile mutluluğu

--

Başıboş olmanın bizi her zaman heyecanlandırmış olduğu inkâr edilmemeli. Bu kavram zihnimizde geçmişten ve baskıdan, kanun ve usandırıcı yükümlülüklerden kaçışla birlikte, mutlak bir özgürlükle de ilintilenmiştir. Ve tüm yollar her zaman batıya çıkar. *

*Wallace Stegner, bir yaşam alanı olarak amerika'nın batısı

--

En nihayetinde kimseye borcu yoktu ve anne babasıyla akranlarının boğucu dünyasından azat olmuştu. Onların tecrit, güvenlik ve maddi erişim dünyasından... Varoluşun ham nabzından koptuğunu acı içinde hissettiği yerden artık uzaktı.*

*Jon Krakauer, into the wild

--

Kimsenin dikkatini çekmiyordu, mutluydu, yaşamın vahşi kalbine yaklaşmıştı. Yalnızdı, gençti, başına buyruk ve yabanıl yürekliydi. Sert havanın ıssızlığı, acı sular, denizden gelme kabuklar ve yosunlar ile perdelenmiş kurşuni günışığında bir başınaydı.* 

*James Joyce, sanatçının bir genç adam olarak portresi


Chris, hayatı namına koşması gerekirse diye asla sırtına taşıyabileceğinden daha fazlasına sahip olmamaktan yanaydı.*

*Walt McCandless

--

Çok okuyordu. Büyük laflar ediyordu. Başına gelenlerin nedenlerinden biri, bu düşünme işine çok fazla kaptırmış olmasıydı belki. Bazen dünyayı anlamak, insanların neden birbirlerine bu kadar kötü davrandığını çıkarabilmek için kendini çok zorluyordu. Birkaç kere, bu tür şeylere çok fazla dalmanın hata olduğunu söyledim. Fakat Alex kafasını bu konulara takmıştı bir kere. Bir sonraki adımı atmadan önce, mutlak doğru olan cevabı daima bulması gerekiyordu*

*Wayne Westerberg


"...Artık yabana doğru yürüyorum. Alex"


Alex, en yakın dostum ve yoldaşım benim. Onun için, onu anlatmaya çabalayarak söylenecek o kadar çok şey varki! Ama Martin Gore'un(*) yazdığı ve Dave Gahan'ın(*) söylediği o muhteşem şarkı "enjoy the silence" diyor, yani "sessizlikle eğlen.", daha güzeli olabilir miydi?

*Depeche Mode


başlık; eddie vedder, hard sun

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;,

18 Haziran 2010 Cuma

I Vitelloni

Moraldo yalnızdı evet, ama kimsesiz değildi. Zaten Moraldo'yu kendisi yapan şey de buydu, aynı zamanda bunun farkında olmasıydı elbet. Gitmek bir dert ama bir tutku ama bir de zorunluluktu sanki. Peki ya nereye? "Hoşçakal" demekle biter miydi her şey? Ya da bir gün geri dönmek ister miydi, istese dönebilir miydi veya dönebilse aradığını bulabilmiş olur muydu? Soruları sormak, sanılanın aksine kolay değildi, çünkü farketmek gerekiyordu, yaşamı ve nereye gittiğini, nereye gideceğini, bilineceğini. Bowie acıdığını hissederek ve acıtarak sesleniyordu Space Oddity'de "Can you hear me Major Tom?" diye. Peki Moraldo kime seslenecekti? Hem seslense bile mühim olan duyulmak değil miydi, ki zaten seslenmek sadece formalitemsi bir incelik değil miydi? Hayır, hayır söyledim kimsesiz değildi ama yalnızdı. Bayağılaştırılmamış bir yalnızlıktı, seçimliydi ama alternatifleri var mı o da tartışılırdı hani. Bir trendi, yavaşça ilerleyen, tüm yolu sana hissettiren, düzeneği zihnin içine işleyen bir sese sahip, güzel bir metal yığınıydı 'umut', bozuk bir radyo gibi olamazdıki insan, istediği zaman açılan, istediği zaman kapanan, frekansları iç içe geçmiş olan. O bozuk radyo 'umut'tu, fakat Moraldo başka bir şeye yüklemişti, başka bir şeye yüklenmişti ve tüm 'umudunu' bir trenden çıkartacaktı. Tren duracak, insanlar inecek, sonrasında tren hareket ederken camdan sarkarken, istasyonda yakınlarına el sallayan ve ağlayan insanlar bunu kendisi için yapıyor zannedecekti, bir şey acıyacaktı içinde, tutuşan saçlarını söndürmeye çalışırcasına sallayacaktı ellerini, ama zihni çok kararmış olacaktı, trenin dumanından. 

Sadece Moraldo'nun hikayesi değildi elbet film. "Aylak Dana"larındı film, hergün sokakta oradan oraya geçenlerin, geçtiği yerlere aşina olupta, oraları tanımayanların filmiydi. Bir zihnin, hafızayla iki kişilik oyunuydu. Uzun diyaloglar yoktu ama, bazı şeyler söylenmeden ve bilinmeden yer ediyordu, çünkü hissetmek böyle bir şeydi. Hafıza zihne sızıyordu, zihin hafızaya karşı koyamıyordu ve tüm hisler iç içe geçiyordu, en uç sevgiler en yakın ekşitenler, nefes almayı izleyen nefes vermeler, akılda Bowie'nin "All the Madmen"inden melodiler, cümleler.

Kendini hazırlamak diye bir şey yoktu sancılar karşısında, çünkü sancıması doğasında olandı, hafifçe başlayıp inleterek biten bir melodi duyulmalıydı ruhun içinde, ve tabi "işler atom reaktörleri, işler"idi. Yoldaşlar kaybolsa da bulunurdu bir kitap, bir film ve bir satır, bir melodide. 

Beklemek, beklenenin olmasına yeğdir, "Aylak Danalar" için. Ve bir köprüyle, şehirle, yazarla, şairle, yel değirmeniyle, sesle, anla, sokak lambasıyla, bankla, içecekle, yeşilin sardıklarıyla arkadaş, yoldaş olmalı insan, bir yerden kendisini bırakabilircesine hissederken kendini, oradan bırakmamasıdır çünkü umutlu olmak ve bir süre sonra umudun kendisi olmak. Moraldo'yu bulmaktır, eşiklerde. Leopoldo gibi çırpınmaktır bazen, karaladıkları ardından, karaladıkları için. Fausto'nun iç güdülerini adiliklere çevirmesi gibi yenik düşmektir bazen. Riccardo gibi sancımaktır, Alberto'yu unutarak. Ve içinde barındırmaktır, hisleri, düşünceleri.


                                                                                








Boşa değildir; "Roma. İsa'dan önce Fellini'den sonra" demek. Filmin son sahnesinde Moraldo'nun hoşçakal deyişi üstüste iki kez dublajlanırken, diğer "hoşçakal"ı Fellini söyleyerek filme otobiyografiksel bir yan da katmış. 

Film afişi ise bambaşka bir konu. Belli dönemlerde hep dünya sinemasındaki afişleri inceleme - araştırma işine kalkışıp sonrasında bir şekilde unutmuşumdur. Ama I Vitelloni, araştırma - inceleme işini fazla ertelememem gerektiğini hatırlattı. Öyle bir afiş ki, benim için dünya sinema tarihindeki en iyi film afişlerinden birisi kendisi.

Aylaklığıma ithafen dinleyin, Gogol Bordello'dan "Through The Roof 'N' Underground"


sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla;

29 Mayıs 2010 Cumartesi

I Have Seen It All


Takıntılarımızla devam ediyoruz her şeye, takmazken çevreyi. İstediğimiz şeyler uğrunda istemediğimiz şeyler peşinde sürükleniyoruz ve bu çelişkilerin içinde kendimize bahaneler bularak meşrulaştırıyoruz tüm benliğimizi. Legalize ettiğimiz anların, illegal düşünceleri içerisinde suçluluk duygularına gark oluyoruz. Dakikalarla problemler baş gösteriyor, gereken şeyler var; yapılması, söylenmesi, bilinmesi, duyulması ve konuşulması. Zamansızlığa adım atmak için, zamanla anlaşma içerisine giriyoruz, tüm karşı olduklarımız gün geliyor bizi esir alıyor.

Kullanıyoruz her şeyi, kıllanmadan kendimizden. Kıla tüye takıyoruz yaşamda, kelimeleri, akla gelenleri suçlu ilan ediyoruz bize öğretilenlerle. En spontanemiz, en fazla plan yapanımız çıkıyor günü gelince. Zorlanıyoruz, zorluyoruz başkası olmayınca kendimize çatıyoruz tüm gidiş geliş eşiklerinde. Melodiler bizi tedavi ediyor, üzerine sözler eklenince yalanlar büyüyormuş gibi oluyor.

En güzel insan, en uzak olandır belki de. Ne kadar yakınlaşırsak o kadar sevmiyoruz birbirimizi. Cıvıklaşıyoruz tüm yakın mesafelerde, yaşamı boşaltmak istiyoruz gece gelinip toparlanmayacak bir çöp kutusuna. Kontrol mekanizmalarımız aslında kendimiz, kameralara ihtiyaç duymuyoruz.

Ne kadar kirlenirsek, yine en temizleri kalıyoruz, düşünme gücüyle diğer canlılardan ayrıldığını sanan insanlar arasında. “İçimizdeki şövalye” kuşanınca yakın dostlarını yani kılıcını zırhını, kendimize geliyoruz. Bir gladyatör gibi hareket ediyoruz, şövalyeliğimizi unutup; kendimizi kana susamışlara servis ediyoruz büyülü arenalarda. Kendimizi hatırladığımızda ise arenanın ortasında tek başımıza zafer çığlıkları atarken buluyoruz kendimizi ve düşünüyoruz, işte yine olmadı heyecanlandırıcı bir şey, bunu da geçtik.

Ne güzel diyor Tuncel Kurtiz; çok şükür zengin olmayı da atlattık, diye! Ah bir de kendimizden önce gelenleri atlatsak.

Sıkıntıları büyüten de biziz belki. Tıpkı bizi onlar’ın yetiştirdikleri gibi yetiştiriyoruz sıkıntıları ve bir süre sonra sıkıntılarla uyum sağlayamıyoruz. Serbest bırakamıyoruz sıkıntıları, sürekli müdahale ediyoruz. Onların zihnimize yerleştirdikleri çürüklerden biri işte bu da ve biz bunu sıkıntılarımıza da uyguluyoruz.

Sadece kayıtlarda bulunması açısından, bugün hava, sokaktaki bir soytarı kralın çöküşü kadar isli.

;
çok yakında sinema benimle olacak, biraz daha sabır buraya kadar gelmiş olmak bile bir mucizeyken.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla

fotoğraf; jim jarmusch, down by law
başlık; björk, i've seen it all

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses