9 Şubat 2017 Perşembe

Paterson


"Gündelik rutin..." diyerek başlıyor cümleye Paterson, ve sonra duraksıyor. "Harmoni belki, rutin değil de..." diyerek devam ediyor, ama Laura var diye değil. Çünkü o harmoninin bir parçası oluyor tıpkı mekan ve insan Paterson gibi Laura da, yoksa günün köpükleri yavaşça yükselip inerken arada özel yok, bizatihi o köpükselliğin kendisi özel. Bunaltan harmoni değil, bunalan ete kemiğe bürünmüş özneyken nereden geliyor bu kadar ettirgen sözcükler, belli değil. O yüzden bir süre sonra sanki her rahatsızlık potansiyeli taşıyan diğerleri ve eylemeler ortaya çıkacak gibiyken şeylerin olağan gözüken akışında devam edişi farklı bir evrenden bahsediyormuş gibi geliyor. Paterson'un şiirleri gibi hani, keşfedilen diğer boyutlar arasında bir başkası adeta bu kısa süreliğine misafir olunan. Sonra hayır diyor beyaz saçlı adam, harmoni sorunsuzluk değil, bilakis pürüzlülük hali harmoninin kendisi. Yalnızca o bazen öykünerek bazen önemsizleştirerek etrafı gözleyen ve kişiye bağımlıymış gibi yaşayan o canlılarınki gibi devam ediyor bizimki de, yoksa her akşam Paterson'u bara götüren Marvin olur muydu? Beyaz saçlı adam hep böyle geliyor, sanki uzaklardan kısa süreliğine uğramış bir arkadaş, tesadüfen tanışılan bir insanla yıllardır bunu bekliyormuş mutluluğunu yaşatan anlık bir sohbet gibi. Ve tüm o kıvılcımlar gibi ateşe dönmüyor, dönmesi gerekmediğini görmek gerekiyor. Harmoni aralanan bir kapıdan hafifçe içeriye süzülüp sonra isini bırakıyor...

söz zorlanıyor, biliyorum. ama ardından hatırı sayılır bir süre duraklatan paterson için o söze döküldüğünde yitiyormuş gibi duran hissi anımsatacak bir şeyler bırakmak gerekiyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Şubat 2017 Çarşamba

Nocturnal Animals


Scorsese, son filmi Silence'ın basın toplantısında yeni filmleri eskisi gibi takip etmediğini söylerken eklemişti: "imajlar artık bir şey ifade etmiyor." Yeni, fazla çarpıcı bir şey söylemiyordu elbette Scorsese bu sebeplendirmesinde, fakat bu sözlerin daha iyi anlaşılması adına rahatlıkla kullanılabilecek bir örnek Nocturnal Animals. Bir çırpıda bakıldığında, henüz izlenmeden dahi, *tüketilmiş* gibi ilgi duyulabilecek bir film çekebilmek başarı elbette, ama bu bize filmin etrafında turladığı Susan karakterinin ötesine geçebilen bir gerçeklik verebiliyor mu? Bu durumda ne kadar samimi olabilir ki filmin seksi olmasına bu kadar kafayı takmış bir yönetmen böylesine bir hikayeyi anlatırken? Ve işin problemli yanı kendisini ilgiyle izletmiyor ya da sevdirmiyor da değil Nocturnal Animals, çünkü çoğunlukla bayağı diyaloglarına rağmen anlattığı bir şey, üzerine gidebildiği bir meselesi var. Ama şimdiki zamanın alegorisini farklı bir zaman içerisinde çizerken birinden diğerine geçişler sırıtmıyor -hatta bazen etkileyici bile- olsa da işlemeyen, fazla bayat kalan bir şimdiki zaman anlatısı var. Anlatı süresince de koşut zamanın finaliyle de bu bayatlığın, yapaylığın sebebi anlaşılabilir elbet ama bu sebep ortadaki problemi kaldırmaya da açıklamaya da yeterli olmuyor. Zira adeta bir *reklam estetiğinde* her şeyi çekici yapabilmek için o kadar uğraşmış ki Ford, zaten filmin tüm rahatsız ediciliği buradan ileri geliyor. Alımlı bir görsellik, ona çok güzel eşlik eden ve hatta bazen o fosluğun dahi önüne geçip ona anlam katmanın kıyısına gelebilen müziklerle beraber tahmin edilebilir dahi olsa sürükleyici bir hikaye mi yalnızca sinema? Ya da daha kısa ve net söyleyeyim: bir modacı olmanın iyi yanı; Amy Adams'ı daha da güzel gösterebilmek. Kötü yanı; Amy Adams'tan dengesiz ve kötü bir performans alabilmek.   

Kuşkusuz başından sonuna üzerine düşülmüş, bolca kafa yorulmuş, koreografik bir iş Nocturnal Animals. Meselesi sayesinde de, en azından kişisel olarak, çok uzak duramıyorum ve hatta filmin beni *tavladığını* dahi söyleyebilirim. İşte tam da bu rahatsız edici, çünkü Nocturnal Animals günümüzün ruhuna uygun olarak anlamsız bir yaşam stili telaşı sunuyor. "Bunu alırsan şöyle bir insan olursun, burada yersen böyle bir insan olursun" mentalitesini öylesine pusula etmiş ki kendisine formülünün ötesinde var olamıyor. Belki de bu sebeple -yani TV'nin hikaye anlatmak için daha geniş bir alan sunduğu tartışmalarının olduğu bir zamanda reklam estetiğinin sinemayı esir alması ve anlatıların anlamsızlaştırılarak formülize edilmesi- bu dönemde buna kapılmayan ama aslında *çok-da-şey-olmayan* filmler daha fazla ön plana çıkıyor. (*öhhö* Manchester by the Sea *öhhö*)

Ortada böyle bir problem varken ne kadar cezbedici tartışmalar çıkabilecek olsa dahi anlatının içeriğine girilemiyor. Her ne kadar topluca kutlanmasına rağmen hayli köpüklü ilk filmini aşmış olsa da Tom Ford, hala ele aldığı iki zaman arasındaki bağlantıyı kurmakta zorluk çekiyor. O geçmişe dönülen hatırlanmışlıklar sırasında Nocturnal Animals'daki şimdiki zaman anlatısının -karakterin hissini veremeden var olan- boşluğuna bakmak bunu görmek için yeterli. Ama bu sefer Ford anlatıdaki potansiyeli daha net fark edip onu parlatarak alımlı bir film yapmak için yırtınmış, adeta "bak burada ne var?!" diye define bulmuş gibi bağırmış ama kendisi de ne bulduğunun pek farkına varamadan sandığın güzelliğine takılmış sanki. Böylece eski binalara yapılan yalı kaplama gibi bir film çıkmış ortaya: iyi işçiliğe rağmen çevrelediği o eski yapının içerisindeki samimi yaşanmışlığa uymayan, sanki "ben de artık öyle -herkes gibi?- olayım" öykünmesini kulaklarda çınlatan yakışıksız bir kaplamadan ötesi değil.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
michael shannon'a yönetmen fark etmiyormuş, o da tescillendi bu arada ford sayesinde. ama diğer birçok şey gibi jena malone'dan da kısacık bir sahnede dahi performans alamamış, o da ayrı.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Always Shine


Anaakım sinemanın alışkanlık edindiği iki tipik kadın rolünü bir hikayede eriten Always Shine, bu iki rolün kağıt üzerinde ifade ettikleri ötesinde daha özgün bir izlek sunuyor. Fakat bu, etrafında pek tepinilmiş bir rotada ilerlemediği anlamına gelmiyor, bilakis tanıdık bölgelere bildik araçlarla ve beklenilecek amaçlarla girip başlıyor keşfine. Sinema sektöründe kadınlara uygun görülen iki tip birbiriyle dost olsalar da diğer yandan itişiyor ve bu alanda, bu çekişmelerin de sayesinde girdiği dönemeçlerle bu tipleri karakterlere dönüştürüyor Always Shine. Buradaki kritik nokta, bu karakterler derinleşirken anlatının da yalnızca sektör üzerine bir yorum gibi algılanma darlığından çıkabiliyor olması. Ancak buradaki denge, anlatının çözülüşü içerisinde farklı aşamalarda farklı odakları filmin tutturabiliyor olmasından ileri geliyor, ve elbette oyuncuların gösterdikleri performansla bu dönemeçlerde hikayenin taşıyıcısı olarak yükü üstlenebiliyor olmalarından. Davis ile Fitzgerald'ın uyumu ve anlatı tercihlerine bağlı olarak şekil alabilmeleri sayesinde hikaye alışılmış bir *ihtişam sektörü* suçlamalasından öteye geçerek bir ilişki dramasına ve iletişime dair olmaya başlıyor, dolayısıyla benliğin oluşum ve sunumuna dair özel olmasa da çarpıcı şeyler söyleyebiliyor. Bu noktada Always Shine kendi karakterlerine dair cümlelerine uyarak gösterdiği tevazuyu dengeliyor, çünkü ne anlatmak istediği ve bunun değeri kadar onu nasıl anlatacağını da bilen bir yönetmenle kendisini konumlandırıyor. 



Senenin filmlerine sahip olduğum kısa zamanda yetişmeye çalışırken fark ettim ki 2016'dan en sevdiğim filmlerin büyük çoğunluğu kadın karakterlere ve onların hikayelerine odaklanıyor. Bu bize sektörde yıllardır tartışılan belli problemlerin çok ağır bir hızla da olsa aşılmaya başlandığını mı gösteriyor, açıkçası yorum yapamayacağım bir konu. Ama şunu söyleyebilirim, bir derdi olan filmlerin bu derdinin ötesini görebiliyor olması kendilerine ayrı bir derinlik kazandırıyor. *Politik* diye doğrudan sınıflandırılacak filmlerden ziyade sıradan anlatılarda siyaseti bulmanın zarafeti gibi bir anlamda bu, etkileyici cümlelerinin olması inceliği, dokunuşu gereksiz yapmıyor. 

posterleri kadar güzel olabilen filmlere, 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses