8 Mayıs 2016 Pazar

Creative Control


Black Mirror'ın bir bölümü HBO için yazılıp çekilse ortaya nasıl bir sonuç çıkardı sorusunun cevabı olarak gösterilebilecek Creative Control, bu benzetmedeki dizinin ağırlığını taşımaktan yoksun bir yapım. Yine de, günümüz dünyasının en kafa kurcalayıcı noktalarından biri olduğunu düşündüğüm -tabi yaşadığımız ülkedeki olağandışı gerçekliği bir kenara bırakabilmeyi başarırsak- teknolojik atılımın mı insan türü içerisinde bir problemli değişime yol açtığı, yoksa insanlıkta hali hazırda var olan bozuklukları tetiklediği veya daha görünür kıldığı sorusunu bir şekilde zihinlerin kıyısından geçiriyor film. Tabii bunu doğrudan filmin odağı doğrultusunda değil, genel anlatısından hareketle söylediğimi belirtmeliyim. Zira ahlakın bacak arasında arandığı bir dilde bu satırları yazıyorum ve filmin konusu yakın gelecekte bir reklam ajansı çalışanının yapay gerçeklik cihazı yardımıyla gerçekleştirdiği en yakın arkadaşının sevgilisiyle olan fantezileri etrafında dönüyor. 

Creative Control, özenli sinematografisiyle hayli çizgisel ilerleyen hikayesini daha çekici kılarken filmin yapay -bilim kurgusal- gerçekliğini de estetik açıdan tamamlıyor. Gerçeklik ve algılanışı üzerine yüzlerce kez anlatılan ve izlenen bir hikaye filminki ve tatminkâr olamayışı kadar asıl çekiciliği de ironik biçimde burada yatıyor. Çünkü cevaplanması zor bir konu üzerine fazla dolambaçlı olmadığı gibi hormonal çekiciliği de olan bir açıdan ancak bunları suistimal etmeden yaklaşıyor. Böylece bu hali hazırda karmaşık mevzuya dair uygun bir düşünme ortamı sunuyor izleyiciye. Ama bu alanı bilinçli olarak açmadığı ve genel geçer algılar üzerinden bir hikaye anlatmanın esas derdi olduğu kendisinin bu boşlukta oynama isteği olmamasından anlaşılıyor. Alternatif gerçeklik etrafında dolanan bir filmin tek ve net bir gerçeklik algısının olmasının başka bir açıklaması yok çünkü. Tam da bu noktada, daha muğlak bir anlatının filmin meselesi açısından daha anlamlı olacağını söylemek fazla çelişkili bir ifade olur, ancak daha derinlikli bir yaklaşım sunamadığı Cretive Control'ün söylenebilir. Buna rağmen kendince bir sorguya dalmak isteyen izleyiciye bir alan da açıyor film, ve asıl değerlendiği noktanın da bu olduğunu söylemek mümkün. 2000'lerin doğrudan ev sinemasına giden filmlerine nispet yapan afişiyle bu bile bir şey yani. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,


1 Mayıs 2016 Pazar

High Rise


J.G. Ballard'ın '75 tarihli romanından uyarlama High Rise, Ben Wheatley'den beklenecek tarzda arayışlar içerisinde bir film. Bir rezidansı, zaman içerisinde mekan ve sebep olduğu kargaşalarla birlikte anlatıyor High-Rise. "Sınıf mücadelesi" ifadesi hiç düşünmeden hikayesine iliştirilebilecek olsa da hiçbir zaman kendisini bir safa oturtmayan ve bunu yapmadığı gibi karakter motivasyonları üzerine olduğu kadar tüm olan biteni ve diğer *yerleşik* duran her ögeyi ince bir dengede adeta silüetlermiş gibi yansıtan hikaye, Wheatley için tam biçilmiş kaftan bu açıdan. Terry Gilliam'ın kamera hareketlerini -onun kadar abartılı olmasa da- anımsatan anlatıma David Cronenberg'in gözü eşlik ediyormuş gibi geliyor zaman zaman. Fakat bunu söylerken bir yapaylık ima etmiyorum, bilakis Wheatley'in orijinalliğini anlatabilmek adına işleri farklı sebeplerle hayranlık uyandıran yönetmenlere dönerek onlardan parçalara atıfta bulunmaya çalışıyorum. Ancak bu teknik becerinin ötesinde, hikaye içerisinde karakter ve olaylar bazında işleyen belirsizlik anlatının kendisini esir almaya başladıkça işlemez hale geliyor ve Wheatley de sanki bunu kontrol altına almada başarısız kalıyor. 


Laing karakterini resmen ete kemiğe büründüren Tom Hiddleston, rezidansın yıldızı gibi beliriyor: sempatiklik ve mesafeli antipatiklik arasında gidip gelen, umursamaz duran ama öyle durduğu kadar içi içini yediğini gizlemeyi zaman zaman başaramayan, yani çeşitli çelişkilerden oluşan ve rezidansın tümlüğü içerisinde kendi yerini arayan bir karakter. İşin garibi kendi yeri aslında tam da bu arayış hali. Bu açıdan ve kendisinin yeni *yükselişini* '70'lere yansıtınca dönemsel olarak belirginleşen bir nicel büyüme gösteren beyaz yakalılar tasfiri mümkün, her ne kadar fazla kolaycı gelse de. Özellikle "alt sınıfla" olan ilişkisi ve değişim arayışının farkında olup bunu yönlendirmeye çalışan "üst sınıf" ile yönelimi belirsiz etkileşimi üzerinden okununca rezidansın "arzu edilen" yüzü olarak lanse etmek tıpkı karakterlerin söylediği gibi mümkün. Diğer taraftan, her zaman için kafa karıştırıcı imalarda bulunan imaja sahip oluşuyla Jeremy Irons'ın karakteri Royal'ın söylediği "değişimin kaçınılmazlığı" üzerinden bakınca Laing karakterinin anlatıdaki merkeziliği ve tüm hikaye klişe tabiriyle modern toplum ve onun modernliği üzerine dönüyor oluyor. Ama işte tüm anlatı bu kadar basit işlemiyor. Wheatley'in sinema dilinin de ifade ettiği şekilde aslında "ilerleyen" ve bu ilerleyiş sırasında mevkisel değişimlere uğrayan bir toplumdan ziyade buraya hapsolmuş bir topluluk var. Rezidansın dış dünyadan kopukluğu, güvenlik diye bir şeyin olmaması ama aslında olması, göğe doğru yükselen yapıların dünya-dışı görünüşü ve karakterlerin öz kaynaklı durmayan eylemleriyle motivasyonları üzerinden bakınca adeta bir fabrikanın kağıt üzerinde basit, gerçeklikte alabildiğine karmaşık üretim sistemi gibi oluyor tüm film. Bunda Wheatley'in içine daldığı dünyada kontrolünü kaybetmesi ya da bilinçli olarak bırakmasının payı yadsınamaz, çünkü kurgunun imkanlarından bolca yararlanan filmin sinemanın bilindik açıklayıcı imkanlarından faydalanmaması durumu söz konusu. Filmin ilk başta değindiğim "siluet" hali buradan ileri geliyor tam da: açıklanacak pek bir şey hakikaten yok; her şey ortada. Ancak diğer yanda birbirinden kopukça vuku bulan her şeyin bir biçimde birbirini tamamlarcasına bütünleşmesi sanki işlerliği olan bir başka mekanizmanın keşfini gerektiriyormuş hissi uyandırıyor. High Rise işte bu sebeple ilgi çekici bir film, fakat tıpkı eleştirel teorilerin sayfalarca zihinde yankı bulan itirazlara eşlik ederken "hadi o zaman" kısmında insanı boşluğa bırakması gibi tam itibariyle üzerine basılamayan bir zeminde işletiyor tüm anlatısını. Kesin olan bir şey varsa, tek bir anın tüm çözülmeyi getirebileceği gerçeği: tek, ufak ve hatta alakasız gözükebilecek bir düşüş ve onun yaratacağı korku, merak, öfke karmaşası değişime kodlanmış mekanı yeniden yaratıyor bir şekilde. Yani ölüm müydü sadece gerekli olan, günün şifresini çözmek için çaba gösterten? 


Stilistik düşkünlüğü, teknolojiyle iletişiminde -kitleler halinde- neredeyse hiç dengesini bulamamış ve meta arzusuyla esir alınmış insanlığı işaret eden ama onu yüceltmeyen bir ince ayarda High Rise'ın. Sonradan daha belirginleştirilmiş '70'ler estetiği film içerisinde çarpıcı olsa da zamanın bir sarmala dönüşü retro-fütüristik çerçevesini daha değerli hale getiriyor. Daha önce oldukça düşük bütçelerle çalışmış Wheatley'in görece daha yüksek bütçelerde kaybolmasının zor olduğunu görmek gelecekteki filmleri adına umutlandırsa da anlatının belirsizliğiyle eksikliği arasında bir fark olduğunu artık göstermemesi gerekiyor sanki filmleriyle. 

scientology falan ama elizabeth moss bir "meh" filmde mi rol almaz? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses