28 Ocak 2015 Çarşamba

The Humbling


Gerçekliğin ayırdını ve yaşamın takibini yapmakta zorlanmaya başlamış ihtiyar bir aktörün zihinsel ve olaysal sayıklamalarında izliyoruz Al Pacino'yu. Kariyerlerinin son dönemlerinde sanki her senaryo gönderme cesaretinde bulunanı kıramıyormuşçasına filmler çeken akranları gibi sinemada yeni işleriyle heyecanlandıramıyordu Pacino da bir süredir, belki dahil olduğu televizyon yapımları için aynı şey söylenemez ama sonuçta *Al Pacino'dan bahsediyoruz, sinema perdesiz heyecan olur mu?* derken işte bir an umutlandıran filmi The Humbling ve bu rolüydü benim için.

Arada ciddi ıskaları olmasına rağmen hep sempatik filmler çıkarmış Barry Levinson da dahil olunca The Humbling'e fazla şüpheyle yaklaşmadım açıkçası. Hatta marketlerin meyve reyonlarındaki karpuzlar gibi gelenin geçenin elleyip şaplak attığı konu dahi bir an ilgi çekici geldi doğrusu. Fakat onlara dayanmamakla beraber iyi yazılmış diyaloglar ve tabii bekleneceği üzere sırıtmayan, hikayeyi kaldıran oyunculuk performansları ötesinde tamamen bir karmaşa The Humbling. Zaman zaman boşluğa düşse de gerek diyaloglarıyla gerekse olayların takibi içerisinde hiç edilmeden sunduğu durumlarıyla gayet iyi işler çıkarabilecek olan bir senaryonun nasıl iğdiş edilebileceğini izliyoruz adeta süresi boyunca; film tam toparlanıyor gibi gözüktüğü anlardan hemen sonra daha beter dağılıyor ve her bunu yapışı daha büyük bir off çektiriyor. İnsan ilişkilerine en az Simon Axler'ın boşluk hissine olduğu kadar dayanan bir hikaye içerisinde karakterlerin düzgünce keşfedilmiyor olması bile, sinematografinin filmi düzleştirişi etkisinin karşısında konuşulacak problemler arasında arka sıralarda kalıyor. Bu derece ruhsuz bir anlatım sadece içeriğin değerlendirilemeyişiyle değil, aynı zamanda nasıl anlatacağına da karar verememiş bir kameranın ürünü olabilir yani ancak. Fakat hikaye kendi içerisinde toparlanamadığı, ve her karakter yuvarlanıp dağılmış bir diğer parçanın peşine gönderilmişçesine etkileşimden uzak olduğu için, yapım nadiren gözüken toparlanma noktalarını da kaçırıyor ve geriye hatırlanmaktan uzak olsa da duyulduğu anda gülümseten birkaç satır bırakıyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,     

27 Ocak 2015 Salı

Fury


Kaplamalı aksiyon filmlerinde aksiyona anlam katabilmeyi önemseyen senaristlerden birisi David Ayer. Karmaşa içerisinde bir video oyun karakterinden hallice hareket eden gölgelerden ziyade boyut kazandırılmış karakterleri daha geniş bir perspektiften görmeye çalışması, gerçek anlamıyla bunu başaramıyor olmasını benim için bir raddeye kadar göz ardı ettirebiliyor, çünkü gelgeç filmlerin de parmak uçlarını biraz suya batırma isteği küçüklükten beri sinema fantezilerimden birisi. Fakat başaramamak ile rezil etmek arasında büyük bir fark olduğunun altını çizmeliyim, iki eylemin de oldukça sempatik görünebildiği durumlar bolca olsa da mevzu bahis durum dahilinde başarısız olması hiç etmesinden daha tercih edilesi. Fury de Ayer'in bu furyasında yer alan filmlerden birisi, hoş sorulsa o furyası dışında kalan filmi hangisi diye, sadece susar aval aval bakarım etrafa ama Antoine Fuqua ile benzeyen ve hatta zaman zaman beraber girdikleri çabayı da yabana atmamalı. Garip biçimde bu ikilinin filmlerini çok beğenmek isteyip beğenemiyor olduğum için kendime bahaneler süslemeye çalışıyor olduğumu bence herkes görmezden gelebilir.

İşin şakası bir yana, aksiyonu, üzerindeki harala gürele patlama çağrışımlarından koparmadan günün içerisine koymaya çalışmak pek kolay bir şey değil. Fakat Ayer'in anladığı biçim, aksiyon sekanslarını mümkün olduğunca gerçeklikteki süreye yakın tutup -veya en azından süresel anlamda o hissi verip- işin içindeki karakterleri de günlerinin başlangıçlarından itibaren seyretmek üzerine kurulu. Bunun işlediği durumlar elbette oluyor Fury'nin de belli sekanslarında görüldüğü üzere, ve hatta biraz zorlayarak; karakterlerin rutinleri içerisinde aksiyonu çekici -veya itici- yapmayı amaçlamadan, yani söz konusu karakter ve olaylar özelinde bir tavır almadan ama günün sündürücü, isteksiz yapısının eyleme ittirici gücünü verebildiğini gösteren bir sıradanlık tasviri var kendisinin belli sahnelerde. Bu, yaptığı son derece olağan işi karmaşıklaştırmaya çalışmak değil tabii, zira Fury'de yer alan iki Alman kadının dahil olduğu yemek ve piyano içeren sekansına bir anlam yüklenebilecek olsa da bunun ifadesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü açıklamak gerçekten pek mümkün gelmiyor bana. Hatta o piyano bölümü Fury'nin neden boşa vakit geçirten bir film olarak görülebileceğinin kanıtı olabilecek kadar anlamsız, adeta yapımın olmadığı ve olamayacağı bir *mertebe* için yırtınışının göstergesi; oysa filmler ve hikayeler için öznelliği aşan mertebe mi olurmuş?


Ayer'in istekli olduğu ve Fury'de de başarabildiği şey, savaşın "etli kanlı" insanlarla yapıldığını gösterebilmek. Zira filmler savaş yanlısı olabilseler de savaş karşıtı olabilirler mi, bence tartışmaya açık bir konu. Dolayısıyla filmin savaşı çıplak haliyle ve cepheden yansıtma isteğinin, bir grup askerin yaşadıkları çarpışmaları adeta gerçek güne/süreye yakın biçimde hissettirişiyle başarıya ulaştığı söylenebilir, tabii burada tutturduğu "cephede geçen hafta" soslu reality show kıvamını bunu söylerken göz ardı etmekte fayda var. Bir de tabii bunun gerekliliği ve süresince yarattığı olağan korku ve gerilim hali ötesinde söylemek istediği şeyin özünde bir anlamı olup olmadığı sorusu var, film için kritik olan da bu. Çünkü üniformalara yüklenen saçma etiketleri karakter posterlerinde de görüleceği üzere olduğu gibi alırken güçlü prodüksiyon tasarımı sayesinde et, kan ve kemik üçlüsüyle bir şov yapmak en fazla ne söyleyebilir? Filmlerin savaş karşıtı olması pek mümkün değil, Fury de buna göre ama bunun aksi olmayan bir pozisyon alarak çıplak haliyle İkinci Dünya Savaşı bitiminde bir cephede yaşananları göstermek istiyor ama buna anlam katamıyor. Belki onların yaptığı biçimin dışında kalan bir alanda hareket etmek istiyor ama hali hazırda Malick ve Coppola'nın ifadelerini bilirken Ayer'in yapımındaki anlamsızlık daha bir gün yüzüne çıkıyor. -fark ettiyseniz burada Kubrick'i yedim, istemedim, çünkü onunki de anlamsızdı ama sesli söylemeye cesaret edemiyorum- 

Fury, zaman zaman sıkıcılaşabilse de nihayetinde sürükleyici bir film. Türün sınırları içerisinde kalma isteği düşünülünce zaten pek şaşırtıcı değil bu durum. Savaşa cepheden ve güne yakın bir bakış arzusunu yerine getirmek için zorlasa da, Ayer'in ve dışına çıkmak istemediği türün asıl ustalığı/gerekliliği olan aksiyon sekanslarındaki takip hataları ve kamera kullanımı düşünülünce zaten yabancı olunan arzu Fury ile nasıl gerçekliğe ulaşabilir ki? Karakterleri birer gölge olmasa da piyano sekansına kadar ipin ucunda durup denge kurmaya çalışırken o noktadan itibaren tepe taklak yuvarlanıp formuna kavuşan bir film Fury; ama istediği film olamadığı halde hala çırpınması ve sanki öyleymiş gibi davranması, başarıyla kotardığı şeylerin de üzerini örtüyor. Final sekansının en az dairede iki kadınla karşılaşılmasıyla başlayan sekans kadar anlamsız ve sıkıcı olduğunu, filmin iklimini de benim için bu iki sekansın fazlasıyla olumsuz biçimde belirlediğini son sözler olarak eklemeliyim.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Ocak 2015 Pazartesi

Hermosa Juventud



Ekonomik kriz zamanlarında gençlik diye dört kelimeyle basitleştirilmiş ifadesini başka biri yapsa ve denk gelsem ilgimi çeker miydi Hermosa Juventud açıkçası emin olamıyorum. Doğrusu, Dogtooth sayesinde artık denk geldiğimde hemen daldığım Yunanistan sinemasının bu sene öne çıkan filmlerden To Mikro Psari -veya diğer ismiyle Stratos-'un yarattığı hayal kırıklığı sebebiyle onu yarıda bırakıp oradan geçmiş olunca izlerken dahi bir noktaya kadar beni pek cezbettiğini söyleyemem Hermosa Juventud'un. Hatta öylesine sıkıldım ki kendisini ana yemek zanneden filmlerden, hemen abur cubur bir filmle iştahımı kapatmaya razı olmak üzereydim. Böyle fazla sıradan başlıyor yani Hermosa Juventud, fakat yönetmen ve senarist(-lerden biri) Jaime Rosales'in kamerayı bir anlatıcı olarak kullanma becerisi bir anda çekici bir filme benzetiyor kendisini. 

Olay örgüsünün referans olmadığı, aksine; hikaye içerisinde karakterlerini alakasız diyaloglarla tanıtan, onları yerlerine koyan ve tüm her şeyin gidişatına dair dolaylı şeyler söyleyen günlük rutin sahnelerle ilerliyor film. Bu sebeple kamera genel itibariyle olağan biçimde günün içerisinde, fakat araya giren porno çekimi hazırlıklarıyla ve filmin siyah bir ekran üzerinde "bilmem ne kadar sonra" demek yerine yaratıcı biçimde geçirdiği zamanlarla beraber anlaşılıyor ki hikaye bir aracının doğal olarak yorum kattığı anlatıcılığıyla ulaşmıyor izleyiciye; hikayeyle seyirci arasında mesafe yok ve kamera hem seyirci için hem anlatıcı için kullanılan bir zamir sadece. Fakat bu, hikayenin tıpkı resmettiği yaşamlar gibi sıkıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü Hermosa Juventud adeta kalıp bir espriymişcesine o can alıcı finalini hazırlayan sahnelerden oluşuyor. Evet, filmin cümlesini ifade edebilip hikayesinin fazla uzatılmış depresif bir prezervatif reklamından çok daha fazlası olduğunu ortaya çıkaran finali oluyor fakat finalin öncülü yeterince yalın olmadığı için adeta esprinin final kısmına hazırlayan sap bölüm gibi beliriyor filmin geri kalanı. 

Anlatıdaki olumsuzluklarına rağmen Hermosa Juventud karakterlerini umursuyor, ve kendisini oturtabildiği temel de bu oluyor. Bunun üzerine karakterlerinin ayakta kalmasını sağlayan umudun inşası da karakterlerine üçüncü boyutu kazandırıyor çünkü anlatıya konu olan dertler artık karşılıklarını fikirsel olarak seyircide aramaya başlıyor. Böylece İspanya'nın veya genel olarak Avrupa'nın içinde bulunduğu sıkışıklığa dair bir film olmaktan çıkıp evrensel bir kimlik kazanıyor Hermosa Juventud, belki bu sebeple ismi kendisine daha bir yakışıyor. Fakat söylemek istedikleri ne kadar değerli olsa da bunları söylemeyi layıkıyla beceremiyor Hermosa Juventud. Kamera kullanımındaki güzel fikir mesela final öncesinde bir kez daha hızlı-geçiş dönemi için kullanılırken fazla sündürülüyor; film, karakterlerinin yaşamlarına bürünmüşcesine sadece zamana sahip olduğunu zannediyor. Ve karakterlerin haklılığı filmi kurtaramıyor, zira karakterlerin haklılığı kendilerini bile kurtarmaya yetmiyor.

Posterde bir de Kate Hudson'ın eksik kaldığına bakmayın, afiş filme yakışmıyor.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

25 Ocak 2015 Pazar

Love Is Strange


Sıkı bir olay örgüsüne gerek duymayan filmlerden birisi olan Love Is Strange, yıllarca beraber yaşadıktan sonra nihayet evlenen George ve Ben'in, bunu takiben kendilerini içinde buldukları günlere odaklanıyor. Konu edindiği zaman dilimindeki somut problemleri başlatan hep büyütülmüş törenselliği hafifçe atladıktan sonra karakterlerini ağır ağır sunuyor film, ve ilişkilerin ilk anda görünmeyen yanını izleyiciye bırakarak derdinin birbirine bağlandıkça büyüyen anların sonuçta ulaştığı birleşim değil bizzat o anların kendisi olduğunu söylüyor. Şehri, dekor olarak parlatıldıkça ağız sulandıracak bir arzu nesnesi yerine evin duvarında, varlık sebebi asandan bakana değişen bir tablo olarak alıyor, bu sayede karakterlerin kendi gündelik çıkmazları içerisinde o değişen anlamları da kendince vurgulamış oluyor.

Oturaklı temposuyla terapatik bir etki yaratıyor Love Is Strange, karakterlerin yakınsanabilecek sorunları ve şikayetleri seyircinin kendi kafasındakilerle eşleştikçe rahat olmamanın en sağlıklı var olma biçimine dönüşmüş olduğunu düşündürüyor. Adeta içinde bulunmadığımız ama görüş ve nefes menzilinde hissedilen bir lahzaya tüm beklentilerimizi kanalize ediyor ve hala tüm işaretlere rağmen hayal kırıklığı beklemiyoruz, yani insanlar olarak sandığımız kadar akıllı ve özel olmayışımız sadece dünyanın kendi etrafımızda dönmüyor olmasıyla ilişkili değil, dünyanın tikel varlıklarımızdan bağımsız olarak burada veya orada ayrımına mahal bırakmadan dönüyor oluşu asıl problemimiz gibi durmakta. Zira dünya başka bir yerde dönüyormuş gibi geliyorsa o başka yere yüklenilen anlamların mevcut durumda kişinin fiziksel varlığından bağımsızlığı çekici geliyor çoğu zaman, çünkü en başta bulunulan anı, onların birleşimlerini hedefleyerek kaçırıyoruz. Love Is Strange doğrudan bu cümleleri kurmuyor belki bunları söylerken, fakat bahsettiğim terapatik etkisi buradan ileri geliyor çünkü izleyende gayet doğal, zorlamasız yansımaları oluyor kendisinin.

Love Is Strange bakmayı bilen bir anlatı; meselelerin nasıl'ının, ne oluşunu başlı başına belirlemediği bilinciyle gözlemliyor yalnızca kendine dert edindiği karakterleri ve onların gündelik çıkmazlarının ufak kesitlerini; şehir kaçınılmaz oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Ocak 2015 Cumartesi

Laggies


Pazar günü, yalnızca takvimde üzerine içten bir çizik atılacak vakit değil, düşünce zor çıkılan bir ruh halinin de temsili aynı zamanda. Ufak, birazcık üzerinde durulunca ne kadar lüzumsuz olduğu görülen şeyler etrafında zihnin dolanıp da üzerine basamadığı, kısacık bir iyi hissetme anının kendisini uzatmaya imkan bulamadığı çıkmazcasına insanın kısılı kaldığı bir sandalyanin-ucuna-oturma-kibarlığı gibi geçen bir süre ve hal belki, ama haftanın geri kalanı düşünüldüğünde onlardan olan ayrıklığı en çarpıcı yönü oluyor. Çünkü pazartesi hissi ne kadar kötü olursa olsun peşinden gelen günlerle beraber; hafta sonuysa, bu tek başlık altında birleşiyormuş gibi gözükmesine rağmen yalın ve güçlü bir cumartesiyle yalnız ve pısırık bir pazar olarak ikiye ayrılmakta. Ertesin günkü mecburiyetle bir gün önceki umursamazlık arasında sıkıştıkça parçalara ayrılır sanki zihin birleşemeyecekmişcesine, o anda ve şu anda da olduğu gibi üzerinde dramatikleşen tüm anlatılar şaşırtıcı biçimde gerçektir. Yalnızca, önce gerçeklik üzerine düşünmek gerekir. Laggies işte tam bu ruh halinin filmi. Çok da istemediğin halde sanki gerekliymiş gibi düşünerek bir arada bulunduğun birkaç insanla otururken ağzını açamıyor olmanın, duyduğun cümlelerle kendi aranda ilgi kuramıyor olmanın bir pazar günü hissi olduğunu kabul edersek cumartesi gecesi gibi belki Laggies, yani bir kaçış sunuyor nihayetinde, ve bu sebeple de bir pazar günü seyirliği oluyor. 


Peki pazar günü seyirliği olmak ne kadar iyi? Birbirlerinden ufak renk tonlarıyla ayrılan kovboy filmlerinin çoğunun *yalnız kovboy* imgesinin katkısı düşünülmeden, sadece TV'lerin yayın takvimi sebebiyle pazar günü filmleri diye kabul edilmiş olması aslında durumu çok net açıklıyor. Şöyle ki; o kovboy filmleri yalnızca "yayın akış-sal" değil, ruhsal sebeplerle de pazar günü filmleri, ama birçok insanın zihninde çocuklukta izlenen filmlerden gelen takvimsel pazar seyirliği yakıştırması var üzerlerinde, çünkü Red Kit bile pazar sabahları yayınlanırdı. Ve söz konusu filmler bir yandan sevilmekle beraber diğer yandan çok yüksek değerde tutulmaz, zira filmlerin özel bir anlatı biçimi ve onları izlemenin özel bir faaliyet olması sebebiyle sanki günlük yaşamın bunaltıcı rutinini tekrarlarken bile daha yüksek perdeden bir kamera açısı sunması gerektiği düşünülebilir. Hadi çekingence edilgen konuşmayı bırakayım, ahkâm keseceğim kadar kestim zaten: en azından benim o filmlere dair değerlendirmem bu yönde. Oysa o söz konusu filmleri izlemek eğlencelidir, çünkü o pazar günü hissinden sürdükleri müddetçe kurtarırlar. İnsanı balon gibi şişiren uzun ve kısa vadeli bunaltıcı sorumluluklar karşısında bir anda balon şişirici o ufak plastik aletlere döner filmler, siz şişmedikçe çevrenizin; filmler sorumluluklara hava verdikçe kendinizin bir nefes aldığını hissedersiniz. İşte western'ler bu yüzden ikiliklerin filmleridir, ve bu yüzden pazar seyirlikleri için iyi ya da kötü sıfatlarıyla gelemezsiniz, çünkü ya *iyi* diyerek western atmosferi içerisindeki kısıtlı karakter derinliğini kendi bünyenizde tekrarlarsınız ya da *kötü* diyerek o derinlikte karakterlerin nasıl yüzeceğini sorgularken kendinizle çelişirsiniz zira siz de yazı-tura olarak değerlendirmiş olursunuz filmi. İşte Laggies de tam bu yüzden bir pazar günü filmi. Karakterleri yeterince geliştirilmemiş, olaylar silsilesi arkasında para aklanan bir paravan iş gibi pek sağlam gözükmeyen ve oyuncularının tanınırlığıyla sevimliliğine sırtını yaslayan ama iddiasızlığı sayesinde başarısız derinliğinde yüzdüremese de biraz serinletmeyi başaran bir film çünkü Laggies, ve sürdüğü müddetçe izletiyor kendisini. -yeni bir paragraftan önce son çıkışı an itibariyle kaybetmiş bulunmaktayım, o yüzden bu paragrafı şişirmeye devam- Filmin Megan üzerinden ele aldığı yetişkinlik meselesine dair fikirlerimi daha önce birçok sefer tekrarlamıştım; genel geçer yetişkinlik tanımının ne derece problemli olduğunu ve yetişkinliğin oturmuşlukla, *pişmişlik*le alakası olmadığını kendimce söylemeye çalışmıştım, dolayısıyla Laggies'de aynı meseleleri yinelemenin pek bir mantığı olacağını düşünmüyorum. Yine de bu meseleyi pek layıkıyla işleyemese de karakterine gerekli alanı sağlayıp orada kendince çözmesini sağlaması ve bir yemek tarifi verircesine perdeye yöntem taşımaya çalışmamış olması takdire değer, tabii bu süreçte Megan'ın Annika ve yaşıtlarıyla olan ilişkisini bir yeniden başlangıç metaforu olarak kullanmasının da yeterli bir dayanak olarak işlediğini belirtmeli.

sonunda *bir pazar günü filmi* tanımımı açtığıma göre bundan sonra uygun gördüğüm filmler için rahatça referans vererek kullanabilirim, yihu. sırada cuma ve cumartesi filmleri tanımı var, hafta bitince de yeni bir ölçüm bulmak lazım tabii. 
ayrıca uzun uzun keyiflice keira knightley izlemek iyi hoş güzel de amerikan aksanıyla olmasaydı daha bi' iyi olacaktı. 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,          

23 Ocak 2015 Cuma

The Imitation Game


Enigma'nın çözülüşünü kendisine merkez alarak Alan Turing'e odaklanan The Imitation Game, diye tanım ve tarif yaparken yalnızca iki kelimelik ifadeyle geçilen çözülme evresi, doğal olarak, filmin ayaklarından birisini oluşturuyor. Turing'in eşcinsel oluşu sebebiyle karşılaştığı engeller ve yaşadığı büyük sorunlarsa dönemde aynı cendereye sokulmuş diğer insanları temsil edercesine hikayenin diğer bir ayağı olma görevini üstleniyor. Başarılı kurgusuyla bu iki akımı iyi dengelerken biyografik filmlerin genel problemi olan tek boyutluluktan kurtuluyor The Imitation Game. Bu anlamda ister istemez diğer bir En İyi Film Oscar'ı adayı olan The Theory of Everything ile kıyaslayasım geliyor filmi, çünkü onun yapmayı pek beceremediği birçok şeyi layıkıyla olmasa da kotarabiliyor -gerçeklikle oynayışını kurgusallığı içerisine oturtabilmeyi ve olmuş-geçmiş olana yeni bir anlam katabilmeyi başarıyor mesela en basitinden-; fakat en önemlisi benzeri filmlerin genellikle düştüğü hataya düşmeden tarihsel olayları veya kişileri aşırı dramatik biçimde ele almıyor. Bu ılımlı yaklaşımı The Imitation Game'in en övülesi ve aynı zamanda filmi en çok eleştiriye açabilecek mühim özelliklerinden birisi.


Olayları öncülü ve ardılıyla ama odağa neyi oturtarak alması gerektiğine iyi karar vermiş bir anlatı olması, filmin hayranlık uyandırıcı yönlerinden birisi. İkinci Dünya Savaşını yalnızca aksiyon kaplamasıyla ele almayan, savaşı görüp onun yanından geçen bir film olarak zayıf noktama dokunan bir film olduğu gerçek The Imitation Game'in, fakat bunun etkisinin ötesinde materyaline önem verdiğinin emareleri sürükleyici işleyişini aynı zamanda dolgunlaştırıyor da. Her ne kadar savaşın sebep olduğu yıkımı yansıtmayı amaçlayan sınırlı sayıdaki sahne özel efekt kullanımıyla genel hisse zarar veriyor olsa da filmin söz konusu dolgunluğu bir doygunluğa çeviremiyor oluşundaki etken başka bir noktada. Anlatı, Turing'i konumlandırma konusunda boyut problemini bir ölçüye kadar aşarken, onun haricinde de gayet ilgi çekici karakterler sunan hikayede destekleyici rolleri keşfetmekte fazla kısır kalıyor. Tipleştirilen rollerin doğal bir sonucu olarak da hikayenin ihtiyacı olan insan etkileşimini yaratmakta ciddi bir problem yaşıyor The Imitation Game. Yani asıl hikayeyi ele alış yönünden tek boyuttan kaçabilmiş olsa da hikayeyi gerçek anlamıyla keşfedebilme ve dolayısıyla anlatabilme konusunda buçuklarda sıkışıyor. Yapılan işin önemini ve Turing'in o işe odaklanabilme yetisini aktarabilme konusunda başarılı olsa da bunun Turing'in gözündeki değerini sorgulamakta sıkıntı yaşıyor mesela, veya Turing'in Joan Clarke ile olan ilişkisini bahsettiğim ikinci dayanak için bir arkaplan, bir ekstraymışcasına sunarken o yönde keşfedebileceği gündelik etkileşimlerden mahrum kalıyor. Dolayısıyla anlatının bir boyut problemi yaşadığını söylemek mümkün, insan ilişkilerinde Turing'in umursamaz tavrına yakınsamakla beraber varlık sebebi anlatmak olan bir yaratının ana karakterinin umursamazlığına öykünmesi problemi doğal olarak getiriyor ve kendisine de hasar veriyor görüldüğü üzere: yani ılımlı yaklaşımı yerinde olmakla beraber ısıyı ve dağılımını ayarlamakta güçlük çekmesi filmin en büyük problemine dönüşüyor.

Bir filmde kullanılacak takım çantasını andırıyor The Imitation Game: Turing'in o an için ihtiyaç duyulan bir alet olduğu ve diğer tüm karakterlerinse takım çantasını dolu, inandırıcı gösterebilmek adına nasıl olsa kullanılmayacak düşüncesiyle birer maket olarak konulan alet edevatlar olduğu. Yani Turing'in işlenişi açısından işinizi görse de başka bir ihtiyaç için dönemeyeceğinizi aklınıza sokuyor aldığı yaratıcı kararlarla. İstediğini yapabilmiş gözüküyor olması sebebiyle belki anlatının diğer yönünü beklemek haksızlık gibi gözükecektir, çünkü fazla öne çıkmadan anlatıya uygun düşen kamera önü performansları ve bunları taçlandıracak olan güçlü prodüksiyon tasarımı ile beraber kendi başına ayakta durmayı başarabilen bir anlatıya dönüşüyor The Imitation Game. Ancak duvara birçok kapı boyayıp birisi hariç diğerlerinin dekor olduğunu söylemesi, ister istemez insanın eline balyoz alıp o kapıları da kırasını getiriyor.     


keira knightley'ye olan hayranlığımı tarif etmekte güçlük yaşadığım doğrudur. bir insanı izlemenin bu kadar keyif vermesi tartışmaya açılası bir durum bence.   
sevgi saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,   

22 Ocak 2015 Perşembe

Dear White People


Tarihsel ağırlığı büyük olan başka birçok sorun gibi günümüzde artık bahis konusu olmadığı iddia edilebilen *ırksal gerilim* üzerine zamana uygun bir film Dear White People. Tuhaf olan, kendisinin zamaneliği yalnızca stilistik yönden ileri gelmekle beraber esas derdi olan analizinin Spike Lee'nin '89 tarihli Do The Right Thing'inden çok da farklı olmaması. Lee'nin başyapıtının sınırlı olarak bu konuda değil, genel olarak azınlık meseleleri üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olduğunu düşünüyorum, hatta hepsini kapsayacak bir şemsiyeyle ifade edersem, en iyi politik filmlerden birisidir bence Do The Right Thing. Bunu söylerken yalnızca işin sinemasal değil fikirsel yönünü, yani politik tavrı da umursuyor olduğum aşikar. Bu durumda, aynı konuyu şimdiki zaman fiilleri kullanarak ele alan Dear White People'ın, 25. yıl dönümünü kutlamış olan o filmi fazlasıyla anımsatıyor olması güncellenemeyen bakış açılarının mı göstergesi, yoksa mevzunun tüm diğer değişimlere rağmen benzer içerikle aynı hassasiyeti koruyor olduğunun mu? Elbette, yalnızca Ferguson olayları bile bu soruyu cevaplamak için yeterli dayanak sunuyor, hatta o kadar uzağa gitmeden henüz geçen hafta açıklanan Oscar adaylarına dönersek de sorunun cevabı gayet belirginleşiyor. 

Do The Right Thing, ele aldığı kutuplu meselede tarafların ilişkisini uygulanan şiddet ve mağduriyet ekseninde gösterirken saf bir olaylar zinciri ve kodlama sunmuyordu hikayesinde, meselelerin kolayca görülmekten hoşlanıldığının aksine hayli kompleks olduğunu söylerken kamera herkesi ve her yönü bir biçimde gözlemeye çalışıyordu. Dear White People için de bunların hepsi geçerli, yalnız fark; mekan bu sefer sokak değil, artık etiketlerin hakim olduğu üniversite. Kusursuz açılış sekansının vurguladığı etiketler ve filmin asıl derdiyle doğrudan alakası olmaksızın onların ulaşacağı durakları işaret edercesine tamamlayıcı görev gören finaliyle daha genel bir perspektif de sunuyor bu anlamda Dear White People. Bu politik tavrını ortaya koyuşunu ise tipleşmiş özelliklerde olmasına rağmen hayli ilgi çekici bir karakterin şahsi izleği üzerinden yapması, ve tabii buradaki cinsiyet politikası da ayrıca önemli, filmin cümlelerinin gelişigüzel kurulmadığının göstergesi. İzlediği yolun, en azından fikirsel düzeyde, çok da çığır açıcı olmadığı aşikar Dear White People'ın, fakat mizahi tonları ve anlatıma doğrudan etki eden görsel tarzı konusundaki titiz tutumu kendisini özel biçimde konumlandırmak için de gerekli sebepleri veriyor.  

Dear White People, hassasiyetini koruyan bir konuya hak ettiği, yüzeysellikten uzak bir ironiyle yaklaşan; seyircinin kafasına sokmak istedikleri değil seyirciye anlatmak istedikleri olan bir yergi; bu sayede cümleleri ayrı bir değerli oluyor kendisi ayrı bir değerli. 

azınlık sorunu denilince aklına yaşadığı ülkeye dair hiçbir şey gelmeden siyahilerin *destekçisi* kesilen yurdum üniversite öğrencisi, sana da merhaba.   
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

21 Ocak 2015 Çarşamba

The Theory of Everything


Jane Hawking'in anı kitabı Travelling to Infinity'den uyarlama The Theory of Everything, Stephen Hawking ve ilk eşi Jane Hawking'in beraber geçirdiği yılları değil; şimdiki ismiyle Jane Wilde'ın Hawking ile geçirdiği yılları konu ediniyor. Alışılmış biçimde bir ödül-sezonu-avcı-filmi formülüne uygun düşen The Theory of Everything'in tek elle tutulur yanı da güçlü Jane Wilde Hawking karakteri. Fakat bu güçlü sıfatını açmadan önce başka bir tartışmaya girmek gerekiyor. 

Her ne kadar kurgusal bir filmden bahsediyor olsak ve bu sebeple eldeki materyali sinemasal yorumlar nedeniyle eğip bükmek gerekli olsa da The Theory of Everything'in üzerine kurulduğu kitabın belli anlatılarını melodramatik tavrı için bozması bana pek sevimli gelmiyor. Yani gerçekliğe uygunluk bu tarz bir biyografik filmde hayati olmasa da önemli, ve kurgu dozunun tavana çıkması son ürünü daha estetik yapmıyor, aksine sıkıcı bir öğleden sonra TV dizisi boyutuna sokuyorsa orada kurgu fazla kaçıyor demek benim için. The Theory of Everything'in henüz ilk yarısı bitmeden aşırı derecede sıkılıp yerine ne izlesem diye hafiften düşünmeye başlamam bence yeterli bir göstergesi söylemek istediğimin. Buradan hareketle güçlü sıfatına dönersem, Jane Wilde'ın belli ölçüye kadar iyi portre edildiğini söylemek mümkün, fakat karakterin daha derinlikli bir incelemesi filmi o bunaltıcı melodramatikliğinden kurtarıp etkileyici bir biyografik filme çevirebilirmiş. Özellikle çiftin evlilik ve ayrılık süreçlerinin bir kamera kaydından oynarmışcasına -birisinde resmen, diğerinde dolaylı-  işlenmesi bu karmaşık yaşamların ağırlığını hikayenin üzerinden alıp her şeyi ekstra basitleştirmiş oluyor. Oysa bu hikayeye anlatılma gerekliliğini veren şey Stephen Hawking'in tanınma sebebi olan çalışmaları değil, zira filmde buna dair kaydadeğer bir şey izlemiyoruz, hatta wikipedik giriş paragrafları bile denilebilir hayatının o yönüne dair girilen noktalara. Yani temelde Hawking olmasa da çok bir şey fark etmeyecekmiş gibi duran formüllü bir dönem filmi izliyoruz, buradaki formüllülük otomatikman bir olumsuzluk ifade etmiyor olsa da The Theory of Everything özelinde ediyor, ve bu sebeple yakın dönemin Oscar kazananlarından The King's Speech'i anımsatıyor bana. Tekrar izleme isteği uyandırmayan, bir gün şans eseri denk gelince sonu getirilmeyecek olan formüllü ödül-sezonu-avcısı filmler bence ziyadesiyle lüzumsuzlar. Bu sebeple The Theory of Everything, yalnız Jane Wilde karakteri üzerinde ayakta duran ve onun da layıkıyla yazılmadığı, incelenmediği gerçekliğine rağmen Felicity Jones'un performansıyla biraz hayat vermeyi başardığı bir filme dönüşüyor. Tabii oyunculuk performansı deyince doğrudan buna hedefli olduğu açık rolüyle inandırıcı bir portre çizen Eddie Redmayne'i de anmalı. Fakat şahsi fikrim bu tarz bağıran rollerdense Jones'un portresindeki gibi performansların daha değerli olduğu yönünde. 

The Theory of Everything, Bilboard listelerine oynayan bir pop şarkısının remix'ini anımsatıyor, bu benzetme de filme dair yeterince şey söylüyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Ocak 2015 Pazartesi

The Dirties


The Dirties, dökümanter tarzla içe içe geçen çekimlerle kurgulanmış, okullardaki zorbalık -bullying, daha iyi alternatif var mı?- problemine odaklananan bir ilk film. Sık işlenen konusu bir yana, plotu ve asıl meseleye yaklaşımıyla Gus Van Sant'ın Elephant'ını, karanlık mizahi yönü ve karakterle oynayışıyla Rian Johnson'ın harika Brick'ini hatırlatan film, 26 yaşındaki film okulu öğrencisi Matt Johnson'ın gerçekliğe mümkün olduğunca yaklaşma amacı sayesinde konusu ve günümüzle son derece alakalı bir filme dönüşüyor. Kanada'da bir okulun kabulü üzerine ufak film ekibiyle beraber okula yeni öğrencilermiş gibi katılıp derslere girmeye başlıyor Johnson. Mevcut öğrencilerin hiçbir şeyden haberi olmaması da gün boyu kendilerini gizli kameralarla takip eden ekibin gerçek görüntüler yakalamasını sağlıyor. Johnson'ın söyleşilerde kendi işini analizi en az ortaya çıkardığı film kadar değerli bence, -hatta bu sebeple mezuniyet projesi olarak üzerinde çalıştığı Operation Avalanche en çok beklediğim filmlerden birine dönüştü desem abartı olmaz.- ve o yerinde tespitlerinden birisi film yapımında mikrofon gibi herhangi bir çekim objesinin kadraja girmesinden ziyade kötü oyunculuğun seyirciyi hikayenin içine almaya çalışırken daha büyük bir engel teşkil ettiği yönünde. The Dirties'in kamera kullanımındaki becerinin ötesinde en önemli başarısı da oyunculukların hikayeyi taşıyabilecek düzeyde olması. Bu sayede zorbalık konusununa ilintili olarak ortaya çıkan silahlı okul baskınları mevzusunu sıkıştığı av-avcı retoriğinden çıkartıyor ve o silahla okula gelip intikam almaya kalkışan öğrencinin günlük yaşamına dönerek herhangi bir belgeselin yapmakta güçlük çekeceği gerçeklikte bir bakış sunabiliyor meseleye dair. Bu tarz olaylarda TV ve gazete haberlerinin problemi işleyiş şeklini tamamlayan biçimde de tam onların devreye gireceği, kendi hikayelerini anlatacakları yerde de finalini yapıyor The Dirties, bu anlamda da cümlelerini evelemeden, ulaşabileceği seyirciler için net biçimde ortaya koyabiliyor.


Matt Johnson'ın alter egosu olarak soyadını almadan filme yansıyan Matt, tıpkı Johnson gibi pop kültür içinde yaşayan bir sinefil. Dolayısıyla referanslar dakikalarca hikaye içerisinde ve hatta jenerikte akıyor, fakat bu durum herhangi biçimde bağımlı gibi bir takip gerektirmiyor. Çünkü her referans karakterin belli bir tutkusuna işaret ediyor, yani karakter ne söylediğini biliyor, bunun doğal bir sonucu olarak da bir kelimenin anlamını bilmeden de cümleyi anlayabilmek gibi oluyor filmin birbiri ardına akan referansları. Tabii tüm diyalogların doğaçlama olmasının da etkisinden söz edebiliriz burada, zira önceden yazılmamış olması tıpkı tüm eylem ve söylemlerin doğallığına inandırmak zorunda bırakmayarak anlatıyı "-mış gibi"den gerçeğe taşıdığı gibi hikaye içerisinde önemli bir yere oturan referansların da düzgünce yerleşmesini sağlıyor film içerisinde. 

The Dirties, hikayesinin tavırsal değerini, arkasındaki çekici ve gelişimci fikirlerle tamamlayıp anlatım biçimiyle taçlandıran bir film. Hala deli gibi Paul Thomas Anderson'ın Inherent Vice'ını ve A Most Violent Year'ı beklesem ve şimdiye kadar izleyebildiğim bu yılın beğendiğim filmleri kendi hallerinde belli yerlere otursalar da gözümde, hiç duraksamadan Kevin Smith'in söylediğini tekrarlayabilirim: The Dirties, yılın en önemli filmi. Bir değişim noktası olabileceği şüpheli değil, çünkü mümkünatı yok; fakat başlı başına bir dönüm noktası olmasa da ilham verici bir noktanın işareti olacağı kesin. Fakat film yapımını bu anlamda etkilemese bile kendi halinde çok önemli ve özel bir film The Dirties.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Ocak 2015 Pazar

Birdman: or The Unexpected Virtue of Ignorance


Gözden düşmüş bir aktörün var diye bildiği dünya uğruna çırpınışları, senaryoya eşlik eden veya onunla tamamlanan bir araç olarak değil başlı başına bir gerçeklik olarak ele alınmış sinemanın formuna kavuşuyor Birdman'in süresince. Emmanuel Lubezki'nin kameranın uçtuğuna inandıracak gözü, yeteneği; Antonio Sanchez'in modu belirleyen davul soloları ve Stephen Mirrione ile Douglas Crise'ın aldatmadan da estetik çıtayı yukarıya çekebilmiş kurgu odası becerisiyle başladığı andan finale kadar bir kez bile dramatik bir dalgalanma içerisine girmeyerek Alejandro González Iñárritu'nun başyapıtına dönüşüyor Birdman.

Arriaga ile kesişen hikayeler furyasında işin cılkını çıkaran isimlerden birine dönüşen Iñárritu'yu anlık reaksiyonlarla Biutiful sonrasında dahi sevmiş, ama ne zaman filmlerine tekrar yolculuk yapmaya kalksam zamanın etkisiyle sakinleşmiş kafa sayesinde kendisini geride, eskimiş sinema zevkimde bırakmış ve artık kendisine beklenti yüklememeye karar vermiştim. Hatta ilk anda üzerine zorlama övgüler bıraktığım Biutiful benim için Iñárritu'yu sevmeme sebebi olarak gösterilecek bir sembol haline bile dönüşmüştü, bu sebeple Birdman'e ilk andan beri engel olamadığım bir heyecanın yanısıra tereddütle yaklaşmış oluşum anlaşılabilir. Fakat öylesine olgun bir kamera arkası var ki Birdman'in, perdeye yansıyan hikaye istediği kadar dalgalansın, onu dengelemeyi ve taşımayı kolektif biçimde başarıyor.  


Geriden kalanın fazlasıyla öznel olduğu ortada, dolayısıyla ona atfen beliren her hissin ya da fikrin farklı habitatlarda yaşayabilmesi mümkün belki Riggan örneğinde de görüldüğü üzere, ama bunu somutlaştırabilmenin gerektirdiği çaba var olmayanın mistifikasyonunu ekseriyetle daha göze hoş kılıyor. Alacalaşan renklerin gün içerisinde kendine yer bulamıyor oluşunu aklından ayırmaz gibi kaybolmak için doğal bir gayretle zamanını sarf eden Riggan'ın geçmişiyle değil, ağzını sildiği o tek bir parça tuvalet kağıdı üzerindeki sembolik var oluş ile asıl derdi; ve Birdman bu yüzden her kamerayı uçuruşunda o kadar yere bastığını güçlüce hissettirmeye başlıyor. Tedirginliğin doğal bir hal olduğunu kabullenerek umursamazlığı çıkış olarak görmek, tarihin içerisinde belirdikçe görmezden gelinen çelişkilerdenmişcesine yapışıyor hem Riggan'ın hem de onun üzerinden izleyicinin yakasına. Buradaki problem şu ki, tüm manik depresif tavrına rağmen o koltuk ucunda oturmayı rutin akışı içerisinde aksettirmeyi başaramıyor Birdman ve sırf bu sebeple lezizliğini bir kenara bıraktırıp masaya tuz istettiriyor. Ama bu ufak, veya ufakmış gibi görülebilecek problem arkasındaki tüm estetik beceri üzerinde yine yükseliyor, çünkü her hayati anda elin kolun nerede olduğunu unutturarak rutin içerisinde belki de tedirginliğin hissedilmeden var oluşunun, günleri kontrol etme kabiliyetinin tamamen kifayetsiz olduğunun göz ardı edilmesinden kaynaklandığını düşündürüyor hatası ile. 


Birdman, sinema üzerine, insanın yaratısı üzerine, filmi kendisine sadece format edinmeyip kendisini gerektiğince önemseyen, tek bir planmış gibi görünmeyi arzulayan kurgusuyla manik depresifliğini çekinmeden günlük kargaşaya yoran bir masal; ötesinde ne söylenirse Riggan uçarken müziği kesmekten öteye gitmeyecektir, sürdükçe ona eşlik etmeli işte tam da bu yüzden. 

michael keaton'ı ve emma stone'u izlemenin denk keyifler sunacağını nereden bilebilirdik ki? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Ocak 2015 Cumartesi

The Gambler


Mark Wahlberg en sonunda bir filmi eline silah almadan bitirecek mi? Ya da daha önemlisi; Wahlberg'e öğretim elemanı rolünü vermek kimin fikriydi? Hepsinin üzerindeyse: The Gambler tam olarak ne anlatıyor, derdi ne?

Kaybettikçe daha çok oynayası gelen İngilizce profesörü bir kumarbazın tefecilerle olan ilişkisi The Gambler'ın olaylar eksenindeki merkezini oluşturuyor. En dürüst yoldan nitelemeye geçersem; The Big Lebowski'de havuzda yatmakta olan Uli'nin nihilist olduğunu öğrenmesi üzerine Dude'un "yorucu olmalı" yorumunu hak eden bir karakter bu kumarbaz Jim Bennett. Son zamanlarda hiçbir karakter şahsıma bu kadar yorucu gelmemişti zira. 2000'lerin ruhuna oynayan ve bunun için de çok uygun bir uğraş olan kumara düşkün olarak çizilen karakterin perdede sırıtmadığı bir an varsa bulunduğu yerde öylece oturup etrafa bakmasıydı galiba, ve bunun için belki hikayeyi suçlamamalı; fakat Wahlberg'in sırıtan varlığını telafi edecek bir hikaye varmış gibi gözükmekle beraber aslında yoktu. Olaylar silsilesinin garabetliği değil The Gambler'ı sıkıcı ve itici yapan; ilgilerin, ilişkilerin, sebeplerin bir reklam filmini andıran yüzeysellikle gelmesi. Evet, Timber Timbre'den Pulp'a uzanan müzik seçkisi anlatının ruhsal boşluğunu zevk yönünden kurtararak bir fikir veriyor seyirciye, en azından yapılmak istenmiş olan bir şey var gibi gözüküyor; fakat bu görüntü çabucak kayboluveriyor. Anlatıların kalıplara denk düşen bir belirlenmişlikle kurulmasını değil, belirsizlikler üzerinden ara bölgelerde oynamasını tercih ederim, ama The Gambler özelinde bakınca ortada belirsizlikler değil motivasyonların rahatsız edici yokluğunu hissediyorum. Kağıt üzerinde bu bahsi geçen durumların duruşu tam *yeniden* yapım döneminin ruhuna denk düşüyor olsa da filmi olumlama niyetiyle başlayan her cümlemin bir *ama* ile tamamlanmak durumunda kalması The Gambler'ın posası çıkarılmış bir potansiyel olduğunun göstergesi sanıyorum ki. Sorun her zaman gözden kaçan mevzu: günlük yaşam posasıyla beraber geliyor, ancak öyle değerleniyor, film posaya yönelişiyle bunun ayrımını yapar gibi dursa da çıkardığı suyu döküyor. Bu durumda asıl sorumu modifiye etme ihtiyacı hissediyorum: The Gambler'ı -kısa süreli de olsa, iyi yazılmamış- varlığıyla Brie Larson kurtarabiliyor mu benim için? Tabii ki hayır, ama Brie Larson için The Gambler'ı bile dönüp tekrar izler miyim? Yaaani. 

Cıvıklığı bırakıp başlarkenki sorulara dönersem: ilk sorunun cevabı için filmi izleyince bu süreç sayesinde son sorumu cevaplamanın pek mümkün olmadığı görülecektir. İkinci soruysa gizemini koruyor, zira The Gambler'ın casting direktörü Sheila Jaffe, The Sopranos'ta da aynı işi yapmaktaydı. Birkaç ay önce filmden ilk kez haberim olduğunda garip biçimde heyecanlamıştım, Brie Larson'ın etkisi elbette vardı bunda ama afişi görünce merakımın katmerlenmesi, kendisi ötesinde bir beklentimin oluştuğunun göstergesiydi. Ve izlerken çektirdiği tüm *off*lara rağmen bir iskelete denk düşmeye çabalıyor gibi görünen bu yeniden yapım, neden yeniden yapım belki de asıl mesele bu. Bir kere o final var ya o final, offff ki ne off. 

yeterince brie larson dedim mi? 
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Ocak 2015 Cuma

American Sniper


Chris Kyle isimli bir Amerikan askerinin *gerçek hikayesi* üzerine kurulu olan American Sniper, Clint Eastwood'un önümüze gelen son gevelemelerinden biri, ya da bir Amerikan vatandaşının daha doğru ifade ettiği şekliyle: "Birisi lütfen İhtiyar Eastwood'a modern teknolojiden bahsetsin de magnum opus'unu sonunda çeksin: Amerikan bayrağıyla sevişme üzerine altı saniyelik Vine" Böyle bir alıntıyla filmden bahsetmeye başlamak doğrudan bir kavgaya girmek gibi gözükebilir, fakat Amerikan dizi ve filmlerine dair milliyetçilik eleştirisi getirilmesiyle hep dalga geçmiş birisi olarak asıl derdim alıntıladığım vatandaşın kendi ülkesindeki yaklaşıma yönelik bu eleştirisi değil, asıl derdim bu eleştiriği odağındaki eylemin de rezil bir yolla gerçekleşmesi. Eastwood boş koltukta hayali Obama'yla konuşurken bile gözümde böyle bir duruma düşmemişti açıkçası, zira American Sniper'ı sonuna kadar izlemek için kendimi hayli zorladım ve bu süreçte zaman zaman kendimi filme kapatacak kadar sıkılmamın üzerine bir de filmin politikasındaki sığlığı hayretle izledim.

Öncelikle söylemem gerekiyor ki Eastwood'un veya liberal demokrasilerin müdahale anlayışı üzerine konuşma noktası değil American Sniper, çünkü böyle bir materyal üzerinden böylesine kompleks bir konuya değinmek pek doğru sonuçlara ulaştırmaz; film, yere akıllıca basmaya çalışan argümanları da kendi içerisinde boğar. Çünkü bu tarz kör gözle hareket edip görüyormuş gibi yapmaya çalışan bir film söz konusu savaş(-larda)ta haklı ve saf tutulabilir bir taraf görerek inceleme kolaylığına kaçmaya fazlasıyla olanak sağlıyor, oysa savaşta taraf olmak savaşın olumlanan kabülünden başka bir şey değildir. 

Benzer biçimde liberal Amerikan medyasında sıkça dile getirilen mevzu bahis Amerikan keskin nişancısının aslında çok daha farklı birisi olduğu ve "kahraman" sözcüğünü hak etmiyor oluşuna da bu noktada girmeyi pek gerekli bulmuyorum, zira film özelinde baktığımızda zaten komplike görülmeye çabalayan bir savaş anlayışının mistifikasyonu söz konusu; hikayenin üzerine kurulduğu karakter artık filmdeki yansımasıyla denk düşüyor mu düşmüyor mu sorusu zannetmiyorum ki filmin problemleri içerisinde öne çıkanlardan birisi olsun. 

Eastwood'un azınlık politikasını Gran Torino'daki orta yolu bulabilmiş durumdan daha farklı bir yere taşıyor American Sniper, Kyle'ın ilk eğitimlerinde üç eğitmenin de siyahi, Asya kökenli ve latin olmasının tesadüfi bir durum olmadığı aşikar. Ayrıca bu eğitim sürecinde *yeni siyahlar*dan olduğunu iddia eden elemanın da Eastwood'un çarpık bakışını ortaya koyabilecek bir gösterge olduğunu belirtmeliyim. 

Bunlarla beraber American Sniper'ın, biçimsel açıdan aslında pek olumsuz denilebilecek bir amaçla yola çıkmadığı görülüyor. Çünkü filmin savaşı o koca cephelerden sınırlı da olsa çekip alıp savaşın günlüğüne inmeye çalışması takdire değer fakat anlattığı masalı fazla ilkel. Bu gelişmemiş senaryoya ek olarak ciddi manada kelimenin tüm çağrışımlarına uygun düşen biçimde sıkıcı olan film akışı, iki saati aşan süresi de düşünüldüğünde işkenceye dönebiliyor. Filmin politikasından ve onun genel yansımalarının, kompleks bir analizle film özelinde veya dışında buluşamayışından bahsetmeyince ve Chris Kyle'ın *gerçekte* kim olduğuna dair sorgulara girmeyince geriye pek bir şey kalmıyor, zira American Sniper, öldürdükçe efsaneleştiği düşünülen karakterinin dahi ötesinde kalan sebeplerle kendisinden öyle bir soğutuyor ki filme dönük övgüleri anlamak pek mümkün olmuyor benim için. Bu sene hiçbir filmi izlerken bu derece bitmesini beklememiştim, belki çok daha ayrı bir film olan L'inconnu du lac bu minvaldeydi bir de benim için diyebilirim. Nihayetinde, izlerken teknik sebeplerle bunaltan, üzerine kurulu olduğu ilkel analizi aynen perdeye taşımasıyla sığlığına hayret ettiren bir film American Sniper.

Son bir not düşmeliyim: American Sniper'daki o sığ bakış açısının birçok ülkedeki çoğunluklara anlayış bakımından ters düşen bir tarafı yok, ve bunun Amerikan yönüyle derdi olan bir zahmet dönüp önce kendisine baksın.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Ocak 2015 Cumartesi

Whiplash

Vasatlığa övgüyü aşağılamak mı yoksa o ince ayrımı becerebilip vasatlığı kutlamaktan kaçınmak mı? Bu noktadaki sorgu hikayenin temel dayanaklarından biri, dolayısıyla film boyu karşılaşılan bir çıkmaza dönüyor bu mevzu zira her yöndeki cevapta, her türlü yol yapım sürecinde ortaya çıkan ve filmin asıl cümlelerinden birini ortaya koyan bir gerçeklik var: yaşam bir hastalıktır. Dikkat edilmesi gereken şey bunun ucuz bir edebiyatla arabeske meze olarak söylenmiyor oluşu, ama ince olsun olmasın, nüanslar konusunda oldukça zamansız sanıyor kendisini vasatlığın taçlandırıldığı günümüzün insanı, bunun doğal bir sonucu olarak da nasıl yemek sonrası bir eline sağlık ifadesinin arkasından yemeğin lezzetine dair olumsuz bir şey gelmeyeceğini sanıyorsa işte tavır olarak yaklaşım farklılıklarını da öyle kaçırıyor. Çünkü "iyi" denilen şeyin tanımı nasıl bağlama denk düşecek biçimde değişiyorsa hastalık ve bağımlılık denilecek şeylerin de tanımları bağlama göre değişmekte ve yaşamın bir hastalık olması herhangi bir tarafa yanaşmaya kalkışmayan bir durum ifadesi olarak yer almakta. Whiplash'in bu üzerinde durduğum cümlesi, en iyi jazz davulcularından biri olmak isteyen Andrew'ın ve ona bu süreçte eşlik eden hocası/şefi Fletcher'ın hem birbirleriyle hem de enstrümanlarıyla kurduğu ilişkiye dayanak oluyor. İnsan kendisini kurtaracağı inancıyla bir tutkuya sarılıyor ve sonrasında neler olduğunun ya da neler olabileceğinin önemi kalmıyor.


Vasatlığa karşı pek Don Kişot şövalyeliğini anımsatmayan savaşında çelişkilere düşmeye hayli meyilli Fletcher, filmin ilk sahnesiyle beraber hikayedeki ve filmin genel olarak üzerinde durduğu yukarıda bahsettiğim mevzulardaki ağırlığını en azından müzik okulu öğrencileri nezdinde gösteriyor. İlerleyen kısımlarda Andrew'ın aile yemeğindeki tartışması da filmin bu meselelerine sahnedekileri iyi göstermek adına ayarlanmamış bir ışık tutuyor denilebilir. Filmin açılış ve tırmanış bölümlerinden bu iki örnekten söz açıp simgesel önemlerinden söz etme sebebim hikaye anlatımındaki beceriden bahsetmek. Film sürekleyici biçimde gayet özel bir alan sınırındaymış gibi duran hikayesini o kadar becerikli anlatıyor ki; her sahneye, her kareye ilmek ilmek işlenmiş gerilim seyirci üzerinde de etkisini gösteriyor. Bugüne kadar hiçbir enstrüman çalmayı becerememiş, en son elinde mızıkayla Sprinsteen melodileri çalmaya çalışıp onu da başaramamış ama takıntılı biçimde müzik dinlemiş jazzsever ortalama bir dinleyici olarak, Hank Levy'in Whiplash'ini artık rahat rahat dinleyemeyecek olma sebebim işte tam da filmin aksettirdiği bu gerilim, yani bu derece sürebiliyor etkisi.

Cümlelerini değerli kılan hikaye anlatımı arkasında bunu mümkün kılan aktarım yeteneği Whiplash'i bu seneden geriye kalacak filmler arasına sokuyor -ödül sezonu Akademi Ödülleri'ne kadar sürdüğü ve bu süreçte bir önceki senenin filmlerini hala izliyor olduğumuz için ben muhtemelen Akademi ertesine kadar hala izlediğim filmlere bu senenin diyeceğim bu arada. Seyirciyle sürekli diyalog halinde olan kameranın kullanımı, her sahneyi hissiyle yansıtmayı başaran görüntü yönetmenliği ve tabii ki o enfes kurgusu filmin cümleleri kadar güçlü temellerini kuruyor.

Whiplash, tüm bunların üzerinde, J.K. Simmons ve Miles Teller'ın performanslarının etkisinde, ritmik bir çabayla yükseliyor. Hadi şimdi Whiplash ile Caravan'ı dişleri sıkıp ellerimize bakmadan dinlemeye çalışalım, bakalım mümkün mü?

hep orada burada ufak rollerde izlenip her seferinde acaba bir filmi başrol olarak taşımaya kalksa aynı bu rollerdeki ilgiyi uyandırabilir mi, bu kadar etkileyici olabilir mi diye düşündüren amerikan karakter aktörlerinden j.k. simmons, whiplash ile beraber iyi bir cevap da veriyor ayrıca.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ocak 2015 Perşembe

Clouds of Sils Maria


Medyatik insanların yaşamlarına kartondan yapma stüdyo şehirlerini andıran bir tavırla bakan filmlerin aksini öneren bir mekansal arkaplan ama o tavrı anımsatan bir havayla başlıyor Clouds of Sils Maria. Açık ve gizli çekişmeler, itişmeler, asistan ilişkileri, eskiyle bağı olan projeler derken karmaşık karakterler arasında karmaşık ilişkiler belirdikçe o hava dağılıyor ve mekanların da etkisiyle daha özel bir hale bürünüyor film. Filmi ilgi çekici hale getiren unsurların önemli bölümü fazlasıyla alışık olunan şeyler, fakat gerek geçmişle derdi olan oyuncu gerek yeni bir projenin hazırlanış sürecinde gündelik gerçekle örtüşmeye başlayan kurgu gerekse bunların ortaya çıktığı alt-üst olarak tanımlanabilecek ilişkiler ağı alışılmışlığı kadar oturaklı işleniyor. Dolayısıyla fikirlerden ziyade onların uygulanışları Clouds of Sils Maria'yı olabileceğinden daha çekici hale getiriyor.


İlişkiler üzerinden diyaloglara sırtını veren, gündeliğe dair söylemleri ve onun ötesine geçişi yalnızca gerçeklik mefhumunu çekiştirerek değil hikayenin her anında buna atıfta bulunarak yapan filmlerin nazarımda hep özel bir yeri vardır, bu sebeple Maria Enders ile Valentine arasında yeni filme hazırlık sürecinde kurulan ilişkinin benim için tüm filmi taşıyor olduğunu söyleyebilirim. Fakat bunu sağlayan şey kurgusallık içerisinde çok boyutlu ve geçişli bir alanın karakterler özelinde özenle işlenmesi, zira filmde Jo-Ann'in oynayacağı Sigrid bir noktadan sonra Valentine'ın filmin gerçekliğinde eşleştiği karakter olurken beş karakterin örtüşme noktaları da gittikçe daha fazla belirginleşmeye başlıyor. Bu noktada doğa gözlemi ve filmin doğal görselliği de bu karakterleri ayrıksılaştıran zamansal fark olarak anlam kazanıyor. 

Karakterlerin bu çok boyutlu ilişkilerinde konumlanışlarının anlatıyı olumsuz etkilemeyecek kadar karmaşıklaşıklaşışında oyuncuların performansları ve birbirleriyle uyumlarından ekstra olarak bahsetmek gerekiyor. Juliette Binoche ve Kristen Stewart, aralarındaki uyum sayesinde, karakterlerinin bu farklı kurgusallıklar içerisinde sıkışmışlıklarına rağmen kaybolmasına imkan tanımıyorlar. Binoche söz konusu olduğunda bu şaşırtıcı değil elbette, kendisine övgülerin her karakteriyle tekrarlanmasına lüzum yok. Fakat Twilight serisiyle fazlasıyla hırpalanan Kristen Stewart büyük gişe filmi serisi öncesi umutlandıran haline geri dönüyor yavaş yavaş. Bugüne kadar karakterlerini donukluğun benzer tonlarından çıkarmakta zorluk çektiği doğru olsa da bu kendisinin yeteneğinden öte biraz rol seçimleriyle ve sınırlı yorumlama imkanıyla alakalı bir durum gibi gözükmekte, çünkü kendisi o rollerde sırıtmıyordu pek. Fakat Clouds of Sils Maria'daki performansıyla Twilight'taki kadın olarak kaybolmayacağını, Twilight'ın sonrasında da öncesinde olduğu gibi var olduğunu hatırlatacağını düşündürttü, umarım benzeri cümleleri gelecekte daha fazla kurdurtur.  


Clouds of Sils Maria'nın içinde bulunduğumuz dönemin bozucu yapısına dair ettiği cümleler, filmin ilişkiler üzerinden söyleme derdinde olduğu ifadeleri Valentine ile Enders arasındaki tartışmayla farklı bir boyuta taşıyor. Çünkü eskide kalmak veya yeniye kategorik olarak dahil olmak değil mesele, mevcut olana, vadiden sis kıvamında akmakta olana ne kadar uyum sağlanabildiği; izleme noktası hep yukarılarda o akışı görebilecek bir yerdeyken uyuma dair bakış açısı ederlerini ve işlevlerini değiştiriyor yargıların. Val ile Maria arasındaki itişme buradan ileri geliyor, benzer biçimde Maria'nın film boyunca tanık olunan nadir memnuniyet anları da kendi içkin konumunun onandığı anlara denk geliyor; yani tüm mesele bir cümlenin içeriğini daha aktarılabilir kılan biçimsel yapısı ve bunun dönemin trendleriyle belirlenmiş uyumluluğu, nicel bakımdan kabul görebilirliği. Bu sorgularının da gösterdiği üzere Clouds of Sils Maria, farklı anlatılarla aynı anda uğraşmaya kalkışan ve bunu da hakkıyla kotarabilen bir meta-film; dolaptaki yemek artık yenir mi yenmez diye sormadan önce yemeğe bir bakıp onu koklayan ve hafifçe tatmayı dert etmeyen, günleri aşan temaların günümüze oturmaya çalışışına dair doyurucu bir anlatı. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Ocak 2015 Çarşamba

Son of a Gun


Cezaevinde kısa süreli yatıştan yüksek suç dünyasına taşınan gencin abartı klişelerle dolu hikayesinin iyi ambalajlanmaya çalışılmış hali Son of a Gun. Bunun ötesinde tanımlarla uğraşmaya, filme farklı anlamlar yükleme telaşına hiç gerek yok, fakat görünen şu ki; bu olabildiğince jenerik film The Hit'in felsefi yapısı içerisinde bir Un Prophete hikayesi anlatma derdine girip romantik komedi vâri bir sosu da eksik etmeden ortaya ne idüğü belirsiz bir eğlencelik çıkartıyor. Zaten filmin yapabildiğini söyleyebileceğim tek şey suç filmi meraklılarına kendisini izletebilmek, ama bu kendi başarısı mı yoksa benim gibi iyi bir suç hikayesine denk gelmek için benzeri birçok filmi önüne alan seyircinin sabrı mı bilemeyeceğim.

Son of a Gun gibi filmlerin en büyük problemi ne olduklarının farkında olmamaları ve daha mühim gözükmek için kendilerini kabartmaya çalışmaları. Mekansal ve müziksel olarak tonu doğru ayarlansa dahi ortada vasat bir senaryo ve göze batmaması başarı olan bir yönetim varken zaman geçirmelik film olarak bile belli bir çıtanın ötesine geçmesi mümkün değil bu hırs ve arzudaki bir filmin. Mesela yine 2014 yapımı olan Antoine Fuqua'nın filmi The Equalizer, gayet abartılı ve klişelerle dolu kötü senaryosunun Fuqua'nın tecrübesini gösteren çok iyi bir yönetimle ne kadar amacına hizmet eden bir seyirliğe dönüşebildiğine iyi bir örnek: çünkü film ne olduğunun bilincinde ve fazlasına ulaşmaya çalışmıyor; adeta tek içimlik hazır kahveler gibi sürdüğü müddetçe ilgiyi kendisine kilitlemeyi başarıyor ve bunun başlı başına çok büyük bir meziyet olduğunun bilinciyle ötesine kalkışmıyor. Son of a Gun da kendisini izletiyor izletmesine fakat üzerine kurulduğu iskeleti dönüştürmeye çalışıp da bunu başaramaması itici oluyor. Çünkü o farklılık hedefini sezdirmesiyle bir etkileşim başlatıyor izleyicisiyle ve o sezgiyle verilen vaatler yerini bulmayınca kendi önüne *atış serbest* tabelasını dikiyor ve Julius Avery'nin ilk filmi olmasının da etkileriyle gelen atışları karşılayamıyor film. Fakat bu iticiliğinin en önemli sebebi Avustralyalı filmin Amerikan stüdyo filmlerine öykünüş biçimi, zira filmin benzemeye çalışma meylinde göz ardı ettiği şey bazen belli fabrikasyonların üretildiği ortam dışında pek de yakışıklı durmuyor oluşu.       

İsveçli Alicia Vikander'in dahi "içine düştüğü mafyatik ilişkilerden kurtulmaya çalışan Rus kadın" tiplemesini -doğal olarak, o kadar paslanmış bir tipleme ki artık oyuncunun rolü kabul etmek harici bir suçu yok- pek ilgi çekici yapamaması ve top sakalın McGregor'a cidden yakışmış olduğu ötesinde söylenebilecek şeyler bu kadar; kendinin farkında olan film ne kadar ilgi çekemezse çekemesin sevilirdi oysa.  

afişin hakkını da vermek lazım ama
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Ocak 2015 Cuma

Tusk


Kevin Smith, kulağa geldiği kadar garip biçimde, sevmek isteyip de bir türlü sevemediğim, podcast'lerini birkaç dakikadan sonra takip edemediğim ve filmlerine dair dengesiz değerlendirmelerim olan birisi, yani anlaşılacağı üzere yaratılarından daha çok kendisi ilgi çekici gelmekte ve her yeni işi de bu sebeple merakıma dahil olmakta.

İlk gösterimlerinde film gayet olumlu karşılandı ve bunun sonucunda da Smith eleştirmenlerle olan savaşını bitirdi diye yer etmiş Tusk kendisinden ilk haberim olduğu günlerden kafamda. Fakat ilk reaksiyona dair benim yanlış bir algım olmadıysa sonradan kendisine dair genel kanının değiştiği film, *ilginç* vakalar peşindeki bir Amerikalı podcast yayıncısının Kanada'da kelimenin tam anlamıyla cins bir yaşlı adama esir düşüşünü konu ediniyor. Filmin türsel konumlanmasında korku ögelerinin çoğunlukla komediye fayda sağlaması adına kullanıldığı söylenebilir ama ilk anda tuhaf gelen elementler filmden sonra mide bulandırıcı bir deneyim olarak akılda kalıyor; bu sebeple filmin yerilen noktalarından biri olan bu türsel dengesizliğin aslında en övülesi yanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü anlatı her ne kadar ayık kafa ürünü olmadığı belli olsa ve hikaye kuruluşu gayet özensiz olsa da böyle bir hikayenin bu biçimde tür sınırlarında anlatılmasının takdire değer olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak Smith'in büyük hatası çok uzatıp, çok abartması. Mors mevzusuyla beraber ve Wallace karakterinden hareketle ilerleyen eleştirel altmetin filmi farklı konumlandırmak için kasmak değil; bu çok uzatma ve abartma sebebiyle kaybolmaya yüz tutan bir durum, yani Smith'in yaklaşımı, yalnızca filmi iticileştirip bozmakla kalmıyor, filme sıradan bir seyirliğin ötesinde değer katabilecek ekstrayı da harcıyor. Nihayetinde ayık olmayan bir kafayla çok güzel gözüken tarife kalkışılıp da suyu bitip kuruyana kadar malzemenin pişirildiği bir film oluyor Tusk, ısırınca azıcık suyu ağza bıraksaymış iyiymiş ama bu haliyle midesine güvenene bile hazmı hem gerçek hem mecaz anlamıyla zor geliyor.  


Son bir not olarak: başta fazla zorlama ve yapmacık bulduğum guy lapointe karakterinin johnny depp olduğunu fark edince "haa o zaman normalmiş" diyerek lapointe'i kabullenmem depp'in karikatürize performansları için iyi mi yoksa kötü mü olduğuna henüz karar verebilmiş değilim.  
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses