28 Ağustos 2014 Perşembe

The Rover


Kıyamet sonrasına çevrili hikayeler hiçbir zaman benim için çekiciliğini kaybetmediğinden The Rover'ın da ismini hemen listelerimin bir köşesine işlemiştim birkaç ay önce. Akış için düpedüzgün bir çember bir yana, bir çemberden bahsetmek bile problemli olsa da insanın vardığı son ile hareket ettiği baş birbirini fazlasıyla andırıyor; bu sebeple kıyamet sonrası teması hem insan doğasına dair hem de dikkat dağıtıcıları kenara alınmış oyalanmasız çiğ yaşama dair tartışmalara açabildiği yol sebebiyle, anlatıcının da tercihine bağlı olarak, daha derinlikli bir seyirlik sunabiliyor. Her ne kadar Aquinas'dan Rousseau'ya kadar çeşitli isimlerde kullanımını görsek de Hobbes'un doğa hali kavramını ele alışı, üzerine hikaye örülmeye daha olanaklı olduğu için çoğunlukla benzeri temalardaki hikayelerin kıyısında köşesinde bile olsa daha fazla gözlemlenebiliyor. The Rover da son iki cümleye bu anlamlarda uygun düşen filmlerden.

Eric, Hobbes'a göz kırpan karamsarlıktaki fikirlerinin doğru olabilmesine en yakın zamanda yaşıyor. Bir nevi yanlış yaşamı doğru zamanda yaşıyor denilebilir. Finale gerek kalmadan, baskınlığı olmaması sebebiyle dikkate almaya gerek olmayan bir düzenin üniformalı temsilcisini bile Eric'in bu fikirlerinin sadece beklemiyor olmanın getirdiği bir anlık sarsıntı haricinde etkilemediğine bakarsak zaten filmin Hobbes kadar çekingen olmadığını görebiliriz. Sonuçta, fikirleri yoğun ölçüde bir iç savaşın etkisinde gelişmiş bir adama, artık savaş demeye dilin varmadığı hafiflikteki müdahaleler çağında yazılmış bir hikaye çerçevesinde atıfta bulunuyorum; dolayısıyla içerdiği, kurulan bağlarla gelen altan alta korumacılık duygusuna rağmen filmin herhangi bir korkaklığı bulunmaması olağan. 

Sinema başta olmak üzere sanatı bir eksiltebilme becerisi olarak kabul edersek The Rover bu noktada da gayet başarılı. Süresince olan her şey; anlatıyı daha ileriye taşımaya yardımcı oluyor, karakterlerin motivasyonlarını ön plana çıkarıyor veya herhangi bir olayın mevcut hali haricinde de aslında nasıl gerçekleşebileceğine, karakterlerin bir yere nasıl vardığına dair parçaları tamamlıyor. Temposu da yarattığı dünyayla paralel gidebilmeyi başarınca The Rover gayet oturaklı bir film görüntüsü çiziyor. Fakat, aktarımda başarılı olan eksiltme hikayenin kendisinde biraz sırıtıyor. Çünkü konu edindiği mekan kadar boş alana sahip bir hikaye The Rover'ınki. Yani eldeki materyali sündürmeden, hatta anlatım tarzıyla onu geliştirerek kendisini gerçekliyor film, ama o materyal en başta öz olarak çok fazla şey sunmuyor. Filmin de en büyük problemi bu oluyor. Zaten filmi "kaybedecek bir şeyi olmayandan kork" klişesi etrafına kilitlemiş olmaları, hatta yetiremeyip bunu posterden göze sokmaları da durumu ortaya koyuyor. 

sevgi, saygı  ve o tarz bilumum duygularla:;,    

24 Ağustos 2014 Pazar

Oslo, 31. august


Bruce Springsteen'in, kardeşi Virginia ile onun eşinin yaşadıklarından etkilenerek yazdığı The River'da benim yaşıma üç aşağı beş yukarı yakın olan iki insan anlatılıyor. Çevremdeki hiçbir insan için olmadığı gibi benim için de gayet uzak şarkının temelini oluşturan hikaye, ama yine de ilk duyduğum andan itibaren benim için çok özel bir yeri olabildiği gerçeğini değiştirmiyor bu The River'ın. Çünkü ne kadar spesifik olabilir ki "yalana mı dönüşüyor bir hayal eğer gerçekleşmezse yoksa daha mı kötüsü?" diye soran bir şarkı? Nihayetinde tüm hikayeler olay akışlarından daha çok içerdiği insani durumların evrenselliğiyle var oluyor, zaten insan sıkışmışlığının da bir sebebi bu; hissedip hissedebileceği şeyler gülemiyor olmasını garip karşıladığı bir kediden zaten çok daha fazla değil ki. O sebeple bağımlı bireylerin psikolojisi üzerine bir çalışmam olmadan konuyu oradan alıp başka bir perspektiften görmeyi uygun buluyorum ben:


Louis Malle'ın aynı adla 1963'te uyarladığı Pierre Drieu La Rochelle'in Le feu follet isimli romanının yine kaynak olduğu Joachim Trier'in uyarlaması The River'da geçerli olan aynı sebeple yalnızca uyuşturucu veya herhangi bir başka madde bağımlılığı üzerine değil. Malle'de alkoldü Leroy'un problemi, Anders'in hemen hemen her maddeyle bir problemi var; fakat özünde kendilerini geri tutan bir eskilikleri var. Kişiyi terketmeyen geç kalmışlık hisleri onları bir noktada esir alıyor, uzun süredir kaldıkları tedavi merkezlerinden çıktıklarında. Tekrar gördükleri arkadaşlarının yaşamlarında kendilerine yer olmadığını görüyorlar ve ilk anda bu olağan geliyor; çünkü bir süredir tedavileri nedeniyle uzaklardı onlardan. Ama zamanla, daha o gün bitmeden, fark ediyorlar ki tedavi sözcüğü doğru şey için doğru yerde kullanılmıyor, zira onları zaten başka bir yere sürüklemiş olan bu bağımlılıklarının sebebi tanıdıkları veya tanımadıklarıyla bir süre beraber geçirdikten sonra hissettikleri. Zira henüz "tedavideyken" kendisi için kurtuluş gibi gözüken su ve taş ikilisi gösteriyor meselenin çok daha başka olduğunu. Belki bir incelikleri var çevreye uymayan, belki onarımı mümkün olmayan bir kırılmış/bozulmuşlukları var içeriden gelen, ya da tamamen başka bir içkin tetikleyici söz konusu çünkü kişiden kişiye değişen dışarıda kalmışlıklar bunlar, dışarıya yansıması hep kolay olmayan.

"Aş artık" tepkisiyle yaklaşıldıkça ciddiliğinin farkına varılamayan günlük veya klinik depresyonda muzdarip kişinin intihara en çok yaklaştığı evrenin iyileşme dönemi olması gibi eskiliği değil, alışmaya çalıştığı yeniliği yok oluşun temel bileşeni oluyor Anders'te. Belki bu yanlış anlamalar her zaman işlerin yolunda gitmesini engelliyor; tıpkı depresyonun sonbahar veya kıştan ziyade kişinin doğadaki yenilenmeye kendi içinde karşılık bulamaması sonucu ilkbaharda daha tehlikeli olması gibi. 

Anders'in iş görüşmesi sekansında, Trier'in aks çizgisini bozmamak adına araya kattığı ara çekim aslında filmi de özetleyen şey oluyor: Anders'i belli bir çizgi üzerindeki yürüyüşüne göre değerlendiren izleyici her zaman için Anders'in arkasında, ona bakakalacak. Ama korkutucu olan bu; insanların aslında yapabilecekleri pek de fazla bir şey yok; anlamak veya umursamamak değil çünkü hiçbir zaman rahatlık hissi. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Medianeras


Bu aralar en çok söylediğim şey günlerin haftalardan daha uzun birleşemiyor oluşu; veya bir diğerinin herhangi bir özelliğinin hoşa gitmesinin değil, bir diğerinin varlığının kişi için dayanak olabilmesinin bahsedilen romans hikayelerinin temeli olduğu. Çünkü her ne kadar kabullenmesi zor olsa da isimsiz insan ilişkileri herkesi arkadaş kılarken, diğer yandan yaşadığımız ve koşullar gereği muhtemel-geleceksiz görülen insani yakınlıklar da bu kılınmışlıklar içerisine dahil oluyor. Sonuçta savruldukça savrulan bir başına bireyler de ortaya çıkabiliyor, iticilikte öbeklenmiş gruplar da ve tabii geçiciliği can sıkıcı olsa da bir arada olmamasıyla devam edebilen insan grupları da. Medianeras bu açıdan bakınca dahi keyifli yaklaşıyor mevzuya, üstelik geçiciliğin sonucu olarak belirli tek bir varlık harici hiçbir şeye ilgi duymazken bu değerlendirme sağlamlığını koruyor.

Film, tema ve kıyısından geçilen insani kaygılar itibariyle Kaw Wai Wong'un başyapıtı Chungking Express'i hatırlatsa da, bu, yaşadığımız zamanların git gide yaygınlaşan ve daha da büyüyen problemi haline gelen kişinin yalnızlığı noktasında oluşan birleşme sebebiyle aslında birçok sanat pratiğinin kaynağı olan ve dolayısıyla birbirlerine bağlamanın ancak izleme keyfi üzerinden olabileceği anlamına geliyor. Yan duvarlar ifadesi de buradan hareketle daha değerli oluyor, çünkü bir diğerinin herhangi bir özelliği binanın arka veya ön tarafına olan ilgiye benzerken yan duvarlar o kişiyi tanımlayan gerçeklik oluyor, yani binaların estetikliği ön plana çıkarılmış tarafları değil de yan duvarlarının bir araya gelmesi, veya bunun ihtimali, iki ayrı varlığı birlikte tutuyor.

Finallerin sönüklüğü eğer öncesindeki sürecin büyülü oluşuna bağlanacaksa Medianeras bu konuda yerinde bir örnek olur. Film boyu detaylarla zenginleştirilen senaryo, filmin kendisini daha yukarıya taşıdığı gibi karakterleri de günlük yaşamın içerisine koyuyor. Bu sayede sadece ilişki kurmak kolaylaşmıyor, aynı zamanda anlatının yalnızca soyut bir düzlemde yer bulmadığını, ve çevredeki her insanın kendisiyle beraber taşıdığı şeyleri görmek de kolaylaşıyor. Fakat kapanışıyla girdiği yer, filmin iyimser hayal dünyasına fayda sağlasa da film boyu var oldukça övülen detayların özenini de silikleştiriyor. Bu sebeple tıpkı haftalardan uzununa birleşemeyen günler gibi Medianeras, o günler gerçek bir keyif hissini bir diğer haftaya taşıyamazken Medianeras, süresince dolaştığı konuların ağırlığını tavrına yakışır biçimde sona kadar taşıyamıyor. Sonuçta, her iki durumda da bir estetik varlığın takdiri kendisini, o veya bu nedenle, uzun süre devam ettiremiyor, sanırım en yazık olan da bu.

bu sefer posteri övgülerime alet etmeyeceğim, hiç konuşulmadan var olsun o poster.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

14 Ağustos 2014 Perşembe

Calvary


İtiraf sırasında ölüm tehdidi alan, iyi bir insan olarak nitelendirilecek bir rahibin mücadelesine odaklanan Calvary, İsa'nın çarmıha gerildiği tepeden aldığı ismiyle henüz en başta hikayesini ortaya koyuyor. Orta çağ rahiplerinin arzularıyla günümüz insanını birleştiren Leary ile James arasında temsil ettikleri din üzerinden bir kontrastın oluştuğu, karakterlerin yönlendirici güç olduğu bir hikaye izlediğimiz. Bireylerin temsil ettikleri kadar kendilerinin salt varlıklarının hikayenin akışında belirleyici olması yüzeysel dini referansların ötesine götürüyor filmin uğraştığı temaları. Ortada, dinden bağımsız olarak sempati kazanan, bir insan olarak hayranlık duyulan İsa'nın hikayesine atıflar var; çünkü film, vurucu cümlesi olan final sahnesine kadar bir hazırlık süreci olan anlatının tırmandırılmasıyla geçiyor adeta, ve bu olumsuz anlamda yaptığım bir nitelendirme değil, zira bu hazırlık süreci boyunca olanlar "kimin kimin için öldüğü" ve benzeri çiğlikteki dinsel argümanlara karşı çıkışın temelini oluşturuyor, ve ekliyor; birazcık doğru için haklıya ihtiyaç yok.

Filmin ilerleyişi biraz kopuk, bu hissedilen atlamalar sebebiyle de, daha uzun sürede ve daha tatmin edici bir film olacakken kısa bir akıl yoklaması görevi üstleniyor film. Kopukluklar, bahsettiğim son sahneye hazırlığın bir getirisi tabii, fakat incelikli diyaloglar arasından geçerken ve James'in hem iç hem dış mücadelesiyle beraber çevresinin bunlara etkisini izlerken, bir anda final jeneriğine gelince ister istemez düşünülüyor; bu anlatı iki, hatta üç saatte daha tatmin edici bir tat bırakmaz mıydı diye. Uzun filmlere karşı herhangi bir olumsuz düşüncem olmasa da, filmlerin sündürüldüğü ve haddinden uzun sürdüğü düşüncesi genelde daha fazla dillendirdiğim bir şeydir, fakat Calvary'de hem daha uzun süreye yayıldığında çok daha etkileyici olacak materyaller var, hem de mevcut sahnelerdeki incelikle aralarında kalan boşluklar da dolsa çok daha derine inebilirdi film diye düşünüyorum.   

John Michael McDonagh, kardeşi gibi, ikinci uzun metrajıyla tek atımlık bir yaratıcı olmadığını gösterdi. Şimdiden John Michael'ın yeni bir kara komedisi ufukta görünse de Martin McDonagh'ın yeni yaratılarını da yakın zamanda görmeyi umuyorum. Son dönem İngiliz yönetmenlerin hayran olduğum kara mizah anlayışlarına ve filmlerine doyamadığımı, ve Brendan Gleeson'ı yine bir McDonagh filmi olan The Guard ile Calvary'de olduğu gibi hep kameranın odağında daha fazla izlemek istediğimi de söylemeliyim. 

kelly reilly kelly reilly diye tezahürat yapma evresindeyken bernard olan dylan moran'ı görmek de varmış..
sevgi, saygı ve tarz bilumum duygularla:;,

10 Ağustos 2014 Pazar

Save the Date


Sevdiğim ender komedi dizilerinden Party Down, erkenden sona ermiş olmasıyla sadece üzmemiş, bir de Lizzy Caplan takıntısı bırakmıştı bana arkasından. Paul Rudd yapımcısı olduğu için izlemeye başladığım diziye birkaç bölümle hayran kalmış olsam da yalnızca Lizzy Caplan için bile izlemeye devam edebilirdim yani. Oradan yanıma kalan takıntı sebebiyle, Caplan'ın pek iç açıcı olmayan filmografisi de aklımdayken, Save the Date'te kendisini görünce -tabii diğer bir sevdiğim komedi dizisi olan Community'den Alison Brie'yi ve yine Party Down'dan Martin Starr'ı kadroda görmemin etkisini de inkâr edemem- filmi izlemem kaçınılmazdı benim için. Ancak, açıkçası, beklediğim sıradan, etkisiz ve rahatsız edici bir romantik komediydi. Karşılaştığım film için ilk sıfat geçerli olsa da diğer iki sıfat tahmin ettiğimden farklı bir yönde doğru çıktı. Çünkü bilindik romantik komedi formülünde senaryoda bazen mecburi görülen karakterlerin tereddütleri Save the Date'de filmin odaklandığı ve görece iyi de bir iş çıkardığı noktayken türün diğer özelliğinden ilişkilerin -baydırıcı- coşkunluğunun benzer yaklaşımla görülmemiş olması filmi farklı biçimde konumlandırıyor.

Yönetmen Michael Mohan'ın henüz ikinci uzun metrajı olsa da iki filminde de gözlemlenecek tema "yetişkin" olmayı reddeden yetişkin bireyler. Yetişkin sözcüğüne yüklenen anlamlar genel itibariyle çizgiyi devam ettirmek olduğu için Save the Date'de Sarah gibi karakterler -veya geçtiğimiz yılın kişisel etki açısından söylersem en güzel filmi Frances Ha'nın Frances'i- bu tanıma tam olarak uymuyorlar. Fakat bahsedebileceğimiz basit bir şımarıklık veya sorumluluktan anlamamak gibi özellikler taşıyan karakterler değil, kendi başlarına yaşamayı başarabilen, bir ölçüde kendilerine yetebilen fakat günümüzün bireye yüklediklerini taşıyamayan veya taşımayı reddeden karakterler. Oyuncular arasında bir uyum sorunu olduğu yönündeki düşüncemi de buradan hareketle bir problem değilmiş gibi görmeyi başarabilirim, çünkü Sarah ve Jonathan dışındaki karakterler Sarah'ın akvaryumda söylediğine uygun düşen, çizgi peşindeki veya onlarla benzeşen ruhsal durumdaki insanlar. Dolayısıyla Sarah'nın belirttiği üzere mutsuzlukları, karakterlerin şu veya bu olaya bağlı olmanın ötesinde problemli duran ilişkilerini açıklayabilir. Ancak bu, performans tutmazlığı ve oyuncuların uyumsuzluğunu olumlamaya çabalamak yalnızca; çünkü bu problem mevcut okumaya istemsiz bir katkı sağlıyor, mevcut okumaya uygun düşen performanslar sonucu ortaya çıkmıyor. Burada belki Sarah ve Jonathan'ı biraz ayırabiliriz, ancak diğer karakterler zaten bu sorunla göze batıp filmi de olumsuz etkilemeye yetiyorlar.

Oyuncuların uyum sorunu sebebiyle diyalogların doğaçlama olarak geliştirip geliştirilmediğini açıkçası bir an düşündüm, hatta birkaç sayfalık, yalnızca yön ve gidişata dair fikirlerin yer aldığı kaba taslak bir senaryoyla filme başlayıp çekimlerde beceremediler mi acaba bile dedim, izlemeden önce filme dair pek bir şey bilmiyor olduğum için. Fakat senarist olarak üç farklı isim görünce ve röportajlarda da doğaçlamaya dair hiçbir şeyle karşılaşmayınca filmin etrafında dolaştığı fikirleri sevmiş olsam da son kertede filmin pek de işlemiyor olduğunu kabullenemediğimi anladım. Çünkü olgun yaklaşımlarla kurulmuş bir filmin tüm olumlu eylemlere rağmen çekim evresinde tutmayan ögeler yüzünden etkisiz bir seyirliğe dönüşmesi bence fazlasıyla sinir bozucu, hele bir de bu film aynı fantezilerin etrafında dönüp duran romantik komedi türündeyse. Bu sebeplerle son dönemde çekim sürecini en çok merak ettiğim filmlerden biri oldu Save the Date de, çünkü jenerikteki tasarımların veya fazla özenilmiş storyboard mu yoksa tamamiyle ekstra olarak ortaya çıkmış çizimler mi olduğunu bilemediğim Sarah'ın çizimlerinin sanat yönetimi kadar özen gösterilseymiş çekim sürecine, ortaya çok daha oturaklı bir film çıkabilirmiş. Mevcut haliyle, yetişme dönemi boyunca övgülerle karşılaşıp belli bir yaştan sonra aslında kalabalığın içerisinde hiç de bir bok olmadığını anlayan yığınlar içerisindeki insanlardan biri gibi bir film Save the Date. Bu kadar cümleyi ise görmek için çabaladığım potansiyeli sebebiyle hak ediyor mu; analojide atıf yaptığım hepimiz için de geçerli olduğu üzere: evet.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ağustos 2014 Cuma

Locke


Tamamen tek mekanda geçmesiyle daha izlemeden beni zayıf tarafımdan etkilemiş olan Locke'u kuran üç bileşen var: Tom Hardy'nin performansına ve Justine Wright'ın kurgusuna sırtını vermiş Steven Knight senaryosu. Elbette bir film için zaten temel olan üç farklı bileşenden bahsettiğimin farkındayım, fakat Locke bunların çiğ formlarında karşımıza çıkışı; filmde Hardy'nin etkileyici gösterişsizlikteki performansı haricinde kurgu ve senaryo adeta bağırıyor kendilerini göstermek için.

Gayet düz bir mantıkla John Locke referanslarına hazır şekilde izlemeye başlamış olsam da filmi, kendisinin sunduğu koltuk-ucunda değil koltuğa tam yerleşmiş haldeyken izleyiciyi içine alan heyecan ve merak da yeterliydi film adına. Hikaye seyirciye zamanla tam olarak sunulsa da buna bir çözülme demek pek makul bir değerlendirme olmaz zira hikaye zaten iki farklı kadın sesinin telefonda duyulması ve Locke'a "normalde" nasıl olduğunun çeşitli kişilerce hatırlatılması üzerine tamamen ortada duruyor oluyor. Film de tam burada başlıyor, çünkü ne olduğunun veya nasıl olduğunun değil; neye, kişi ve çevresi için nasıl bir süreçle sonuç verdiğinin ve tüm bunların basit bir anlık yalnızlıktan öte sebepleri olduğunun anlatısının filmi Locke. Bunu ne kadar iyi yapıyor, Hardy'nin jest ve mimikleriyle telefondan arabaya dolan diğer mekan atmosferlerinin ötesinde farklı filmlerin farklı konuları olabilecek bir olaylar arası süreci ne kadar iyi yansıtıyor, o tartışılır elbette. Fakat motivasyonu basit bir ailevi probleme bağlanmasına rağmen hala çok net olmayan veya çok çıplak kaldığı için böyle gözüken Locke'un tüm yaşamının o arabadaki birkaç saatlik yolculuğa sığdırılabilmiş olması kesinlikle bir başarı; tabii bunda hali hazırda günümüz insanının yaşamının her yere sığdırılabilecek hale gelmiş insani-sizleştirilmiş mekanik yapısının etkisi de yadsınamaz. 

Üzerine pek kafa yormadan ani bir kararla manevra yapıp neden ve nasılını sorgulamayarak sorumluluğu üzerine alan, hatta almayı beceremeyen bir adamın dönemediği kararı ardından gelen çıkmazları izliyoruz filmde; bir başına ve umursamazlığıyla tıpkı henüz başlanan sezonda çıkış arayan bir şehir sakinini anımsatıyor bu haliyle Locke. Ve aynı onun yapmacık ilişki rutinleri ve zaman zaman o rutini kırmak için yapılan bir eylemin ne pişmanlığa ne memnuniyete yanaşan ağırlığıyla sonlanması gibi kararıyor ekran; sürükleyici bir 85 dakika izlendi pekala, fakat tüm bunların hepsi o güne başlanmadan önce 24 saati getirdiklerinden ne kadar farklıydı, veya farklı bir yanı olması gerekiyor muydu, o başka bir konu. Nihayetinde, ekim ayının serin ve mesafeli Ankara günlerini anımsatan bir film Locke, ne fazlası ne de azı.

tom hardy hiç yavaşlamasın mümkünse, böyle çok iyi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

6 Ağustos 2014 Çarşamba

The Lego Movie


Lego'nun haddinden fazla büyümüş bir marka olduğunu düşünmüşümdür hep; dolayısıyla birkaç sene arayla çıkan çeşitli serilerin lego temalı lisanslı video oyunlarına hep burun kıvırmış bir oyuncu olarak film haberini duyduğumda pek şaşırmamıştım. Hatta Wall-E ve Mary and Max gibi birkaç film haricinde, izlenip sonrasında unutulacak onlarca eğlenceli animasyon filmlerin arasına girecek yeni bir film diye düşünmüştüm. Fakat eğlenceli bir kaçış seyirliği izlemek isterken en ulaşılabilir olan kendisi olunca ben de daha önce hiç ilgimi çekmemiş olan The Lego Movie'yi izlemeye koyuldum.

İzleyenin ne olduğunu anlayamayacağı kadar ortadan ama bir o kadar da klişe bir hikaye başlangıcı sunan açılış sekansıyla ön yargılarımın tamamen doğru çıkacağı ve eğlenmek isterken sıkıntıdan çatlayacağımı tam düşünmeye başlamışken önce bugünlerin parlatma isimlerinden Chris Pratt'in çok başarılı seslendirdiği ana karakter Emmet'i tanıyıp sonra kendisi eşliğinde "Everything is AWESOME!!!"ı dinleyince anladım ki Lego'dan hiç beklemediğim bir filmle karşı karşıyayım. Emmet'in bir inşaat işçisi olmasından yönlendirme bahislerine, Başkan Business'dan film boyu özdeşleşilen karakterin amacı olarak ortaya çıkan mevcut sıkıştırıcı düzenin yıkılmasına kadar Snowpiercer'dan sonra, fakat ondan çok daha doğrudan ve göze-parmak şeklinde işleyen, bu senenin bir diğer politik alt metne sahip gişe filmi The Lego Movie de. Fakat bu göze-parmak yapısı Everthing is Awesome şarkısı ile farklı bir biçim kazanıyor çünkü hali hazırda dünyamızdaki subliminal manipülasyonun sadece açıktan dile getirilmesi oluyor filmde politik eleştiri olarak işleyen birçok öge. Ancak filmin keyifli ve görece derinlikli bir seyirlik olma sebebinin bunların ötesinde, politik metnin yanına iliştirilmiş hayal dünyası ve kaçışçılığın simgelerine dönmüş kurgu karakterler olduğu kanaatindeyim. Çünkü bu eğlencelik tasarıların kullanımının mevcut düzen içerisinde bireyin zihinsel durumunu -filmin atmosferi dışında da- en iyi ifade eden şeylerden biri olduğunu düşünüyorum. Filmi de gözümde yücelten şey zaten bu, yoksa bir gişe filmi olması sebebiyle film için kullandığım "görece derinlikli" ifademe rağmen yüzeysel politik eleştirisi değil etkileyiciliğin sebebi. Zaten The Lego Movie de bu açıları ekstra olarak değerlendirilmesi gereken komik olmaktan çok eğlenceli olabilmeyi başarmış bir animasyon seyirliği. Ancak, kadın ana karakteri sebebiyle önemsediğim ve ayrı bir yere koyduğum Brave'i -malesef- sinematografik başarısızlığı nedeniyle kenara ayırabilirsek The Lego Movie'nin son yılların en iyi animasyon filmi olduğu da ortada.

tabii son olarak şu notu eklemeliyim; tüm bu cümlelerde animasyon filmler için kullanılan ifadeler ingilizce animasyon filmleri için geçerli, hem miyazaki başta olmak üzere o diyarlardan gelen güzellikleri hem de avrupa'dan çıkan tek tük animasyon filmleri bu bahislerde dışarıda tuttum, kendimce haklı sebeplerim var.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses