29 Mart 2014 Cumartesi

Allacciate le cinture

Kemerlerinizi Bağlayın

Kemerlerinizi Bağlayın diye seyirciyi uyarırcasına filmini isimlendirirken Ferzan Özpetek, aslında plotundan da belli olduğu üzere çok da çekici olmayan bir hikayeyi kurgu marifetiyle çekici hale getirmeye çalıştığının farkındaydı da baş dönmesinin doğal sonuçlarını engellemek istedi sanırım. Kendisinin alametifarikası olan rüyamsı sekanslar ve zaman örtüşmece-geçişmeceleri gibi dokunuşlar her zamanki gibi filmde görülse de zaman içerisinde büyüsünü kaybetmiş gibi duruyor Özpetek'in sineması, çünkü o keyif verici ufak dokunuşlarının etrafında öbeklenmiş klişelerle dolu ve sündürülmüş olmasıyla bunaltıcı hale gelmiş bir hikaye duruyor. Allacciate le cinture bu sebeplerle tam bir televizyon dizisi havasına girmişken kurgu marifeti dememi sağlayan biçimde anlatı da eski-ama-yeni bölümle beraber filmin içeriği değişmiş algısı oluşuyor, oysa aynı klişelerle bezeli film yalnızca kulağını tersten tutuyor, ki bu genelde benim övgü olarak kullanabileceğim bir şeyken filmin o anına kadar anlatı öylesine imitasyon bir hal almış oluyor ki hayal kırıklığımın ifadesine dönüşen bir yergi oluyor Allacciate le cinture için. Sonuç olarak Özpetek ancak ufak dokunuşları hatrına izlenebilecek yine-yeni bir film çıkartıyor, fakat kendisinin bu son dönem filmleri yerine önceki güzelliklerini tekrar tekrar izlemek Özpetek sinemasını iyi hatırlamak adına benim için çok daha yerinde bir hareket olacak sanırım.

bir ankaralı olarak, şehrimin rezil ve umutsuz olduğu son gecede bir film notu düşüyor olduğumu umuyorum.  
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Mart 2014 Çarşamba

Simon Killer


Beş yıllık sevgilisiyle ayrılmış olan yeni mezun Simon, yaşadığı kayıp hissini atlatmak için Paris'e gider. Fakat dilini iyi kötü bilse de yabancı olduğu bir ülkede geleceğe dair var olan beklentilerin yıkılması ve bir sevilenin kaybedilmiş olmasıyla iyice kaybolur. Simon'ın göz ve beyin arasındaki korelasyon üzerine çalışmış olması, kendisini bulunduğu ortamda görebilmesini ve buna göre konumlandırabilmesini sağlamıyor yani malesef. Zaten okulların insanları yaşamlarının sonraki bölümlerine hazırlaması yalnızca hayal kırıklığı üzerine kurulu bir varsayımlar bütünü değil mi? Kimse "belki ölmem" demiyor ama başka her şeyde her seferinde önceki izleri gözardı etmek için elimizden geleni yapıyoruz, bazen de sadece o izlere yapışıp mevcut yolu daha da göçertiyoruz. Bugün üzerine kurulduğumuz fikirlerin yeni yeni ortaya çıkmaya başladığı ya da işlendiği dönem feylesofları boşuna bir dengelilikten bahsetmiyormuş demek, dengenin bile dengesini tutturamadığımızı hesaba katarsak bu yanlış algılamalar zincirini ne Simon'ın ne Noura'nın kırmasını bekleyebiliriz, tıpkı teknik detaylara eğilirken orada boğulup filmine çamur bulaştırmış ortak-senarist ve yönetmen Antonio Campos gibi.

Bir kara-film olarak algılanmış ve lanse edilmiş olması Simon Killer'ın biraz uzaktan-tutmalı nitelendirilmesi olduğunu düşünüyorum. Elbette belli farklılıklarıyla beraber bir neo-noir denilebilir film için, fakat bir kara filmin benim için en önemli özelliği seyirciyi hipnoz edebilme yeteneğidir. Yani hikayenin içerisinde labirent her köşesine kadar bilinirken dahi izleyiciyi kaybedip çıkararak devam etmesini bekliyorum ben bir noir'ın. Oysa Simon Killer'da kafamın suya batırılıp batırılıp çıkartılmasından çok doğrudan boğulmuş gibi hissettim. Campos'un filmdeki teknisyenliği, yaklaşımı estetik veya kendisine yakın bulmayan izleyicinin dahi inkar edemeyeceği bir ustalıkta fakat hikayeye hakimiyet ve filmin lafzından öte ruhsal anlatımına yönelik ciddi problemleri olduğunu düşünüyorum. Bu problemler sebebiyle de kendi adıma büyük övgüler dizmek istediğim halde söyleyeceklerim içime sinmiyor, çünkü mevcut yapısıyla film benim gözümde fazla gösterişçi kalıyor. Zaten övgü isteğim de burdan ileri geliyor, çünkü kendisini göstermeyi biliyor film, fakat ana karakter Simon gibi kendisini konumlandırma konusunda sorunlar yaşıyor. Bu çekincelerimle beraber izleme öncesi beklentilerimi de göz önüne alınca, karın açken tabağı doldurmanın yemek ortasında yaratacağı hissi anımsatan çiğ bir film Simon Killer, ilk doyma ve tatmin hissi tabak boyu süremiyor malesef.

afişe filmi izledikten sonra çok bakmayın, sonra durduk yere övme iştahınızı kabartıyor.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

24 Mart 2014 Pazartesi

The Selfish Giant

Yönetmen Clio Barnard'ın, Oscar Wilde'ın aynı isimli hikayesinden esinlenerek senaryosunu yazdığı The Selfish Giant, beraber yaşadıkları alt sınıf ailelerinin ve kendilerinin içinde boğuldukları sorunlara bir çıkış yolu arayan 13 yaşındaki iki arkadaşın bu uğurda dahil oldukları hurdacılar ve suçlular ekseninde yaşadıklarını anlatıyor. Böylesine bir senaryoya sırtını dayarken filmin cümlelerinin etkileyici olmaması mümkün değil elbette, hele bir de ele aldığı konu hikayenin esin kaynağı olan Oscar Wilde'ın sözüne paralel olarak yaşamaktan çok yalnızca nefen almaya çalışan hatırı sayılır kesimin yaşamları kenarından geçerken o cümleler daha da bir değerleniyor.

Anlatıyı kuran minimal yaklaşım gerekli olmayan herhangi bir şeyin öne çıkıp dikkat dağıtmasını engellediği gibi filmin akışını da yumuşatıyor ve olası acındırma psikolojisinin önüne geçiyor. Fakat bu, filmin sünüyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü öylesine uzun olmasa dahi izlerken anlatıya dair meraktan çok anlatıyı tamamlayıp bir kenara bırakma isteğiyle final sahnesini bekletiyor film. Bu sebeple de bir yanılsamayla cümleleri yavanlaşıyormuş gibi geliyor, oysa sadece fazlalıksız nitelemesini hakeden şekilde var olan bileşenler yerinde kullanılabilse bu yanlış algıyı da engelleyerek daha değerli bir film haline gelecekmiş The Selfish Giant. Fakat mevcut haliyle de içi sızlattığı için düşünülemeyen kayıp yaşamların hikayelerini öyle ya da böyle hissettiriyor film.

Belki doğrudan bağlantısı yok ama, dolaylı bağlantısını da gözardı etmemeli: n'aber Giddens, Blair nasıl?
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Mart 2014 Pazar

Filth


Britanya'nın yakın dönem komedi soslu suç filmlerine özel hayranlığıma bir de İskoç aksanını eklersek Filth'in benim için sahip olduğu çekicilik alanını tarif edebilmiş olurum. Bir Irvine Welsh romanından uyarlama Filth, manik depresif bir bağımlı olan cinayet dedektifi Bruce Robertson'ın terfi için manipülatif yollara başvurup ailesini geri kazanmaya çalışışını konu ediniyor. Mizah unsurunun sınır tanımaksızın kullanılması benim gayet hoşuma giden bir şey olduğu için Filth'in kara mizaha kayan cüretkâr anlayışı hikayenin çözülüş evresine kadar seyirciyi taşımayı kör topal da olsa başarıyor. Zira bir noktadan sonra film bir istismar filmi havasına bürünüyor fakat hikayesini unutmadığını ve aslolanın da, tüm her şeyin sebebinin de anlatacakları olduğunu sonradan seyirciye gösteriyor. Yani her zaman savunduğum gibi çeşitlerine göre değişecek olsa da, toplumun-gelenekselin saygısız ve terbiyesiz diye yaftalamasının aslında benim gözümde bir övgü olduğunun farklı biçimde gösterimi gözümde Filth, en azından anlatıya dair benim alımlamalarım bu yönde.


Yönetmen ve senarist Jon S. Baird'in önceki uzun metrajı Cass ilgimi çekmemişti açıkçası, fakat Filth ve bu sene Danny Boyle ile beraber yaptıkları hayran-olunası-Brit Marling'li Babylon'dan sonra gelecek projeleri için kemikli-filmler beklentisi içerisine girdim. Çünkü Filth film olarak pervasızca rezil edilebilecek çizgide bir anlatı, fakat Baird altından gayet güzel kalkmış, tabi James McAvoy'un da İskoç etkileyiciliğinin etkisini atlamamak gerek.

Filth, suç filmlerinin büyük çoğunlukla kısır döngü içerisinde olduğu bir dönemde yaşamında ciddi problemler yaşayan marazi bir karakterle türün sınırlarını da aşarak etkileyici bir seyirlik olmayı başarıyor. Hani bir an kapılardan geçemezsiniz, yataktan çıkamazsınız, çekinip de arkanıza dönüp bakamazsınız ya da lokmayı ağzınıza atarsınız da bir türlü çiğneyemezsiniz o ağzınızda büyür de büyür ya, işte o anların filmi Filth de.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

12 Mart 2014 Çarşamba

Benim uzun süredir söyleyebildiğim başka bir şey yok. Çünkü giden canlardan sonra ne dense boş kalıyor malesef. Sadece, bir gün gelecek umudu, hala, bir şekilde, var. Yoksa başka türlü dayanılmaz zaten.


11 Mart 2014 Salı

What Maisie Knew

Kendilerine odaklanmış ebeveynlerin arasında kalan çocukların hikayeleri uyandırdığı tanıdık düşünceler sebebiyle üzerine yeni bir şey söylenemeyecekmiş gibi geldiğinden pek çekiciliğe sahip değil. Fakat genelde kamera olarak bu tarz hikayelere dahil olunurken hikayeyi bir de Maisie'nin, yani o arada kalan çocuğun, bakış açısından görmek böylesine incelikle kotarıldığında bilindik olayların akışında farklı şeyler de farkedilmesini sağlıyor. Detay çekimlerle yavaş yavaş izleyeni filme ısıtması boşuna değil yani yönetmen ikilinin, çünkü filmin iç ısıtan yanı taslak hikayesinden çok zarif dokunuşları oluyor, elbette buna iyi yazılmış diyalogları da ekleyince kendini konumlandırabilmeyi başarmış bir film ortaya çıkıyor.

Arka plandaki tartışmalar zamanla sıradanlaşırken Maisie'nin herhangi bir şeyle oyalanmaya çalışmaktan ziyade mutlu olduğunu hissettiği zamanların yansıtılışı ve o anların kameraya doğru tarif edilişi filmin cümlelerini ortaya koyuyor. Hatta Margot ve Lincoln ile ebeveynlerin meslekleri üzerinden yapılan vurgu da bu cümleleri parlatıyor. What Maisie Knew bu sebeple bildiğimiz bir ebeveynleri-arasında-kalan-küçük-çocuk filminden çok Maisie'nin gözünden ama kendimiz olarak yaşama bakışımız oluyor ki bunu sağlamanın gerçekten çok incelikli bir işçilik istediği düşüncesindeyim; hem senaristlik hem yönetmenlik hem de oyunculuk açısından.


Filmi öylesine izlemeye başlayıp Maisie rolündeki sevimli Onata Aprile'i dün de The History of Future Folk'da izlediğimi farkedince tesadüf sebebiyle hissettiğim şaşkınlığı, büyük ve büyük-gözükmeye-çalışan filmler arkasında böylesine sevimli filmlerin kaybolur gibi olması gerçeğinde hissetmiyorum açıkçası. Çünkü üzerlerinde kalan buğu What Maisie Knew gibi filmlere yakışıyor, ve belki de "-gibi filmler" denilmesinin asıl sebebi oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

10 Mart 2014 Pazartesi

The History of Future Folk

Hondo!
New York'ta bir barda çalmakta olan uzaylı bluegrass grubu Future Folk'un nasıl ortaya çıktığının "muhtemelen" abartılmış hikayesi olarak sunuyor kendisini The History of Future Folk. Hondo isimli gezegene bir kuyruklu yıldızın çarpacak olması nedeniyle gezegen sakinleri adına kendilerine yeni bir ev arama görevini üstlenerek yola çıkan General Trius sahip olduğu virüsü salıp insanları yok etmek için dünyaya geliyor. Fakat tam görevini gerçekleştirmek üzereyken seslerin hiç bilmediği ve daha önce hiç tahmin edemeyeceği şekilde kullanıldığını farkediyor dünyada, yani insanların müzik keşfine hayran kalıyor. Bunun üzerine tabii görevin gerçekleşme biçimi de değişiyor, hikayenin muhtemel seyri de. Yani, her ne kadar yer yer Doctor Who bölümlerini çağrıştırsa da oldukça taze olan bu film gayet keyifli bir seyirlik. Hayal gücü kadar onun uğrundaki cesaretin de ayrı bir hayranlık uyandırdığı kesin fakat filmin sorunlarının göz ardı edilebileceği anlamına gelmiyor bu. Öncelikle hikayenin çıkış noktası ve dolayısıyla odağı olan bölümler harici filmin işleyişi problemli. Mesela Holly ve Bill ilişkisi film boyu bir türlü işlemiyor, yani hep bir zorlama seziliyor. Buna bağlı olarak filmin son sahnesine kadar olan final bölümü de çok sıradan numalara sahne oluyor. Dramatik yapıyı bozarak bir anlatı oluşturulsa veya hikayede asıl derdin zaten gelişme ve ilgiyi doruğa çıkaran bölüm olduğu anlaşılırken onun çevresinde daha farklı bir yaklaşımla daha farklı bir anlatı kurulsa The History of Future Folk taze olmasının ötesinde kendine daha özel yer edinecek bir film olabilirmiş. Fakat buna rağmen o hep-dışarıda-bırakılan-hikayelerin günlük yaşama doğrudan oturtularak böylesine anlatılmasının ölmeyi-bekleyerek-ölmemek-için yaşayan insanların dünyasına temiz hava gibi geldiği tartışılmaz.

Hondo!
The History of Future Folk, Eurythmics'in I Saved The World Today'ini anımsatacak kadar naif ve kendi halinde bir film. Yani seyirliklerin büyük bölümünde dünya kurtarılabilinir ama içlerinden I Saved The World Today'i anımsatabilecek kadar yer eden nadiren çıkar.
Hondo!

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Mart 2014 Cuma

Nor'easter


Kaçırıldıktan beş yıl sonra ailesine geri dönen çocuğun ve olayı araştırmaya kalkışırken bir sırrı ne kadar saklayabileceği kadar inancını da test eden bir rahibin hikayesi Nor'easter, ve aynı zamanda filmin geçtiği Maine'de, yani Birleşik Devletler'in kuzeydoğu kıyılarında etkili olan fırtınaya verilen isim. Film, böyle bir hikayeyi olanca gerilimle işlemesi kadar içerisine girdiği ve kendilerine dair birçok şeyi gizli tuttuğu karakterlerinin sorguları sebebiyle bir fırtınanın ismini de hakediyor doğrusu. İzleyene fazlasıyla soğuk yaklaşarak sunulan tekinsiz hikaye kendi içerisinde zamanla çözülüyor ama son sahneden sonra ortada hala birçok sorunun kalması tanık olduğumuzun öylesine bir hikaye olmadığını daha net ortaya koyuyor. Çünkü inancını sorgulayan ve "neredesin, hiç oralarda mıydın, biliyorum oradaydın değil mi, neredesin?" diye tanrıya seslenirken hala görevi olduğu şeyleri yerine getirmeye çalışan bir rahibin hikayede başlı başına dini temsil ediyor olması kadar senaryonun etrafında döndüğü çocuğun ortadan kaybolmasından önce değil sonra bir şeylerin farkına varan ailenin ise her zaman başlangıç ve en küçük yapı birimi kabul edildiği o melun şeyi temsil etmesi gayet olası, tabii bir de üniformalıların yalnızca poz kestiğini düşünürsek neden filmin ismini bir fırtınadan aldığı çok daha anlaşılır hale gelir.

Tedirgin edici bir film olmayı başarıyor Nor'easter, ve bunun tek sebebi tekinsiz hikayesi değil. Öncelikle yaşanılan çevreyi çok iyi değerlendirmiş ve atmosferin saniye saniye görüntüye yansımasında ekstra katkısı olmuş bir görüntü yönetmenliği var filmin. Ama görüntü yönetmeni Ian Bloom kadar, ilk uzun metrajına fazlasıyla umut verici bir sakinlikte yaklaşan yönetmen ve senarist Andrew Brotzman'ın da katkısı var bunda.

İzlerken son dönemin en iyi TV dizilerinden True Detective'i o hoşnutsuz tavrıyla ister istemez anımsatan Nor'easter; soğuk, yağmurlu ve rüzgarlı bir Ankara akşamüstünde şaşırtıcı biçimde boş bir otobüsle gelinen eve girmek istememenin filmi. Çünkü fırtınanın rutinine alışmış insanlar içerisindeki o çocuğu başka türlü anlatırsınız, ama bu kadar etkileyici olur mu, tartışılır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Mart 2014 Perşembe

Diggers


Sanki nefes aldıkça kafamızın üzerinde sallanan o problem hiçbir zaman tek ve kendinden değil. Hani David Foster Wallace diyor ya: "Aklın kusursuz bir uşak ama berbat bir sahip olduğunu söyleyen o eski klişeyi düşünün. Bu, diğer birçok klişe gibi yüzeyde fazlasıyla can sıkıcı ve basittir ama aslında büyük ve korkunç bir gerçeği ifade eder. Yani ateşli silahlarla intihar eden yetişkinlerin neredeyse tamamının kendilerini vurdukları yer hiç de tesadüfi değildir: kafadan. O berbat sahibi vururlar." Bunu söyledikten yalnızca birkaç yıl sonra kafasından vurmadı, kendisini astı ya Wallace, işte bu bile gösteriyor aslında; evet bir sorun var kafalarda ve onun yukarısında sallananlarla, ama hiçbir zaman için tüm bu memnunyetsizliğin kaynağı değiller. Yaşamın üzerine söylenebilecek doğru bir şey yok çünkü, yalnızca kişisel ve genellikle her iki anlamıyla da çakışabilen gözlemler var ama bir şeyi açıklayabilmek veya tanımlayabilmek onu anlamayı ifade etmiyor. Bu yüzden ne kadar öyleymiş gibi gözükse de Diggers'da Hunt'ın problemi aslında yalnızca kuşaktan gelen bir iş ve kendisinin o kuşaktan tanıdığı son temsilcinin gidişi değil. Ya da Hunt'ın hikayesi devam ederken arka planda gerçekleşen, ve Nixon'ın gidişi ertesinde 2 yıl başkanlık yapıp eski başkan yardımcısı olduğu Nixon'ı affetmiş Gerald Ford ile Jimmy Carter arasında geçen 1976 seçim yarışı da değil, çünkü dönemde daha ekstrem gözükse ve bazen gerçekten öyle olsa da aslında yakın zamanlı yaşamlar için bir döngü o. Çünkü arkada-kalacak-olan sadece bir bahane, ve hikayenin devamı izleyene kalırken bence arkada-kalmayan da sadece bir bahane, zira gittikçe peşinden sürükleyeceksin Wallace'ın tabiriyle o berbat sahibi, asıl sorun orada.

Diggers, büyükbabaları ve babaları gibi midye toplayıcılığı yapan dört arkadaşın hikayesine odaklanıyor. Bildiğimiz sıradan yaşamların hikayesi yaşamda kalmaya çalışma problemleriyle yoğrulurken bir İngiliz sineması havası yakalanıyor gibi oluyor, fakat her şeye rağmen poster yazısına kadar kendini gösteren bir Amerikan filmi Diggers. Posterde istediği kadar "herkes kimse sonsuza kadar savrulamaz" yazsın, hayır, herkes sonsuza kadar bir rüzgarın önünde umursuz ve umarsızca savrulabilir, çünkü herkesin daha çok dinlediği bir şarkı vardır, ve çünkü Brautigan'ın dediği gibi "yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek." Fakat sinema ve hikayelere bağımlılık sebebi bu zaten; anlatıcı nereye çekerse çeksin, pazarlamacı ona ne kadar ürün olarak bakarsa baksın sonuçta bir kez sohbet etmeniz yeterdir hikayeyle, o size ne olduğunu diğer herkesten daha iyi anlatır.

bu arada paul rudd'a bu tarz karakterler cidden çok yakışıyor. ve lauren ambrose'u six feet under dışında neden pek izleyemediğimizi bu filmle anlar gibi oldum, her ne olursa zihnimde claire olarak kalacak zaten o.
 sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

5 Mart 2014 Çarşamba

Only Lovers Left Alive


Wanda Jackson'ın Funnel of Love'ı eşliğinde ayinsel bir havayla başlıyor Only Lovers Left Alive. Jarmusch'un filmlerinde güzel müzikler duymaya alışkınız ama kasvetin böylesine bir törenselliğine kendi adıma ilk defa rastladım, demek insanın kendi kendiyle sarhoş olması diye bir durum varmış; belki Jarmusch da bu evreye ulaşmıştır artık melankolisinde.

Yüzyıllardır beraber olan iki vampirin hikayesine odaklanıyor film. İlk defa "Jarmusch vampir filmi çekecek." cümlesini okuduğumda şaşırmış ve nasıl bir şey izleyeceğimizi bayağı merak etmiştim. Kendisinden bekleneceği üzere Only Lovers Left Alive'da Adam ve Eve ile en azından benim pek alışık olmadığım bir vampir hikayesi sunarken güçlü analojiler de kullanıyor Jarmusch. Çünkü Adam'ın hali yüzyılların yorgunluğu diye kestirip atmanın ötesinde bir ağırlık taşıyor ve benzer bir ağırlığa daha farklı bir yanıt verebilen Eve ile beraber bu tipiklik ama aynı zamanda sıradışılıkla çekici bir aşk hikayesine dönüşüyor film. Adam'ın biz insanoğluna yönelik yerinde zombi nitelemesi gereksizce kazılmadan hikayeye bu ekstra açıyı da katıyor zaten. Ve onları yaşamlarında tanımış insanlar gibi izleyen için de yaklaşık iki saatlik süre içerisinde hikayeleri biter, yani gelip geçerken araya giren su ve petrol üzerinden insanoğlunun biten-bitmeyen savaşlarıyla bağlayışı Jarmusch'un kanıksanan tavrına uygun düşüyor.


Only Lovers Left Alive tavrına abartılı bir önem veriyor, doğru. Fakat huysuzluğunu aktarırken rahatsız edici olmuyor bu. Çünkü Jarmusch'un odağı anlatılan-tam-hikayelerden çok yarıda-kalan-kırık-dökük-hikayeler olmuştur ekseriyetle, o yüzden anlatılamayan bir şeyi nasıl aktardığı önemlidir ki zaten kemikli tavrı da burada devreye girer. İşte bu yüzden kafanızı bırakıp da kitaplığı düzeltmeye çalışırken rafların arkasına düşmüş halde bulunan, rastgele sayfaları yırtılmış, okunmaz hale gelmiş ama içerisinde bir anda göze çarpan tek bir cümlesiyle yer eden bir kitap gibi bir film Only Lovers Left Alive.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Mart 2014 Salı

Good Night


Belki söyleyenden dolayı, ama takılıyor bazen akla böyle sıradan söz öbekleri. Sanki basit biçimde bir araya gelmiş, göstermelik bir dilek ifade etmek kadar günün belli bir dilimi için konuşmaya başlamak ya da konuşmayı bitirmek veya hiç konuşmamak amacıyla kullanılan bir söz öbeğinin altında görünenden daha fazlası var gibi geliyor işte o zamanlarda; yok! Ama neden bir insan iyi geceler der ki? Yani soruda da görüldüğü üzere mantık bazen işlemiyor, sonra da işte sürekli hikayelerde kaybolma hali. 

Leigh, 29. doğum gününde arkadaşlarıyla yaptığı ev partisi sırasında o günün kendisini görecekleri son gün olabileceğini söyler arkadaşlarına, ve o günkü toplaşmanın tüm amacı da budur zaten. Bir an kendimi bir gezetenin televizyon sayfasında bir film için yazı girermiş gibi hissetmem plotun açıklığı ve cümlenin kuruluş biçiminden kaynaklı sanırım. Fakat Good Night dozunda mizahı, zaman zaman patlamaya hazır hale gelen duygu akışlarını rahatsız etmeden kontrol edebilişi, hikayesine yaklaşımı, sıradanı ve içerisindeki detayları önemseyişi ama en önemlisi, "iyi geceler" öbeğinin hiç duy(ul)mak istenilmediği bir geceyi izleyene anımsatabilecek canlılıktaki atmosferiyle o güzelim afişinin önerdiği kadar zarif bir film. Diyalogların kıyısından geçen günlük-işlerimizden-büyük-kaygıların dahi anlaşılmaz bir doğallıkla filme dahil olabilmesi böylesine eğlenceli-gibi-gözüken-üzüntülü-şarkı gibi bir konusu olan filme ekstra bir derinlik kattığı için ona ayrıca değinmek gerekiyor sanırım. Çünkü yeri geliyor 11 Eylül saldırısı üzerine ufak bir diyalogla bir karakteri tanıtırken yeri geliyor her şeyin sebebi olan ve bu küçük yaşamları yönlendirdiği kadar yok eden şeyin aslında nasıl çok-daha-büyük-şemalar olduğunu tek bir sahneyle gösterebiliyor Good Night. Ama daha ötesinde, yalnızca birkaç kadehten sonra sorulabiliyormuş gibi duran o soruları farkettirmeden, hafifçe alımlayıcının zihnine iten hikayelerden birisi Good Night da, ve bence her şeyden çok bu sebeple değerli.  

İyi geceler denilemedikçe gecenin farkedilmeyen bir karadeliğe dönüştüğü zamanlar için, günaydın denilemeyerek yüzleşilen soğuk gerçeklik sabahlarına dair kıyıdan köşeden bir film, tıpkı sıradan diyerek tanımladığımızı zanettiğimiz girintili çıkıntılı saçma yaşamlar gibi. Kafamdan dumanlar çıkıyor, ama lütfen, bir hikaye daha.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Mart 2014 Pazartesi

86. Akademi Ödülleri // Sonuçlar


Üzerine konuştuğum dallarda kazananlar aşağıda, tam liste için buradan alayım.
En İyi Film 12 Years a Slave
En İyi Yönetmen Alfonso Cuaron
En İyi Kadın Oyuncu Cate Blanchett
En İyi Erkek Oyuncu Matthew McConaughey
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Lupita Nyong'o
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Jared Leto
En İyi Orijinal Senaryo Her
En İyi Uyarlama Senaryo 12 Years a Slave

Tahminlerim bu sene gayet isabetliydi fakat bir tek Jared Leto yerine Barkhad Abdi'nin kazanmış olmasını isterdim. Evet, ödüllerin çok önemli olmadığını söylüyorum ve tören öncesi tahminlerimde de pek taraftar değildim kendisine ama Leto ödülü almak için sahneye çıkarken Abdi ekrana geldiğinde somurturken bir anda gülümsemeye çalıştığını görünce açıkçası keşke kazansaydı diye düşündüm tören sırasında. Yani Hollywood'da kalması pek muhtemel değil gibi ama en azından bu macerasında kendisi için zirve denilebilecek bir noktaya ulaşsaymış.

Önceki senelerde ödül alanların teşekkürleri genelde çok formalite gelirdi ama Lupita Nyong'o ve Steve McQueen'in kabul konuşmaları nedense çok içten geldi bana bu sene. Onun dışında, insanların şüphe diye bir şeyden haberleri olmadan hemen asıp kestikleri bir ortamda Blanchett'in ödül konuşmasında Woody Allen'ı es geçmemiş olması benim için önemliydi, buna sevindim.

Ellen DeGeneres'in sunumu da törenin kaybediyor gibi gözüktüğü eğlenceli tarafını canlandırdı bu sene. Julia Roberts ile Brad Pitt'in arkasına bir anda gelen Kevin Spacey suratını bir süre unutamayacağım muhtemelen.



Bir ödül sezonu daha sona ererken töreni izlediğimiz yerli özel yayın yine törenden çok kendileriyle eğlendirmeyi başardı sanırım. Mehmet Açar'ı bir kenara koyarsak üniversitelerin sinema topluluklarında dönen muhabbet gibi bir konuşma döndü sürekli ortalıkta. İlk başlarda bu senenin Tuğrul Eryılmaz -ki kendisini severim- kontenjanı olduğunu düşündüğüm Murat Özer yayında beni eğlendirecek gibi durmuştu ama, sağolsun Fadik Sevin Atasoy sağlı sollu ataklarıyla daha öne çıkıp tören aralarında da eğlendirdi. Filmler üzerinden yaptığı politik çıkarımlardan mı, Gravity ve Cuaron üzerine yaptığı  yorumlardan mı, yoksa Scorsese için yılların yönetmeninin böyle pornografik şeylere ihtiyacı yoktu gibi şeyler söylemesinden mi bahsedeyim diye düşünürken kendisi Nebraska'yı izlemediğini söyledikten dakikalar sonra bu sene En İyi Film dalında Nebraska'dan bir sürpriz beklediğini söyleyerek işimi kolaylaştırdı; çünkü sinema kendisine asıl sürprizi yapmış, haberi yok.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Mart 2014 Pazar

86. Akademi Ödülleri // Tahminler

Oscar Ödülleri 2014

Oscar töreni bu gece olmasına rağmen uzun zaman sonra ilk defa bu sene çok fazla heyecan hissetmiyorum. Fazla hevesli olmadığım için önceki Oscar konularına kıyasla ziyadesiyle kısa olacak gibi duran tahminlerime geçmeden önce bunu belirtmek istedim. Ha bir de, aday listesi daha önce de söylediğim gibi gayet dolu, sorun orada değil yani.

En İyi Film
3 mart günü açıklanacak Sinema Bloggerları Ödülleri için verdiğim listede de ilk sıraya koyduğum Her bence bu ödülü fazlasıyla hakediyor. Fakat gerçekçi bakarsak bu ödül iki seçenek arasında gidip geliyor gibi: 12 Years a Slave ve Gravity. Gravity'yi çok beğenmiş olsam da daha çok "bir deneyim" diye nitelendirilebilecek bir filmdi ve açıkçası bu listede kendisinden çok daha özel filmler var, dolayısıyla ben kazanması muhtemel iki film içerisinden 12 Years a Slave'i ödülü alırken görmeyi daha çok isterim.  

En İyi Yönetmen
Güçlü aday filmlerin çokluğu ödüllerin dağılmasına sebep olacaktır diye düşünüyorum. Elbette yanılabilirim ama sanki bir film çıkıp töreni domine edemez gibi duruyor bu sene. Bu sebeple En İyi Film kazananı ile çaprazlama olur muhtemelen En İyi Yönetmen. Yani 12 Years a Slave En İyi Film'i alırsa Alfonso Cuaron En İyi Yönetmen'i alır, Gravity En İyi Filmi alırsa Steve McQueen En İyi Yönetmen'i alır gibi duruyor. Bana kalırsa Spike Jonze bu sene ödülü hakediyor fakat kendisi aday değil.

En İyi Kadın Oyuncu
Amerikan sinemasında bu sene bu ödülü hakeden bence Short Term 12 ile Brie Larson'dır. Tabii kendisine olan hayranlığımı bir kenara bırakabilirsem ve Amerikan sineması diye sınırlamazsak da Adèle Exarchopoulos ismini veririm ama şimdi konu o değil. Adaylar içerisinde ödüle en yakın olan da ve bence hakeden de Cate Blanchett. Kendisi ödülü alırsa, 3 günlük programıyla gazetecilik ödülü alma başarısı gösteren (!) Ronan Farrow ve annesi Mia Farrow'dan yeni atışlar bekliyorum tabii, bakalım bu sefer ne yumurtlayacaklar. Blanchett sahnede konuya taraflı değinip Woody'ye sallarsa o benim için şok olur tabii, orası ayrı.

En İyi Erkek Oyuncu
Bence Bruce Dern en çok hakeden aday ama gece sonunda Matthew McConaughey'in ödül konuşmasını izlemiş olacağız muhtemelen.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Sally Hawkins'in isminden sonra diğer adaylar üzerinde düşünmeye bile gerek duymuyorum ben, fakat ödül Jennifer Lawrence ile Lupita Nyong'o arasında gidip geliyor. Lawrence başarılı bir oyuncu tamam da bu kadar kısa sürede gelen böylesine ilgiyi kariyeri devamında kaldırabilecek mi bana şüpheli görünüyor. Medyanın sevgisi böyle devam ederse taşıyabilir belki ama ne bileyim, bir abartı durumu var.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Jared Leto ile Barkhad Abdi en muhtemel iki aday gibi duruyor. Abdi'yi ilk defa izlemiş olduğumuz için kendisini kıyaslayabileceğimiz başka bir şey yok, dolayısıyla kendisinin isminin bu kadar çok anılabilmesi bile Captain Philips'in pazarlama gücü bence. Jared Leto ise çok klişe bir karakter çiziyordu filmde ve bence kendisinden çok kostüm ve makyaj ekibi ödülü hakediyor.

En İyi Orijinal Senaryo
Kişisel tercihimde American Hustle ile Dallas Buyers Club'ı kafadan bir kenara bırakıyorum ben bu kategoride, geri kalan üç film de bu senenin önemli filmleri ve buna gücünü veren en önemli bileşenlerinden biri senaryoları. Ama Her'ün yeri apayrı, bu sebeple benim tercihim Her olurdu. Fakat yine gerçekliğe dönersek, bu ödül genelde yılın beğenilen ama eli boş dönme ihtimali yüksek olan filmlerine gidiyor, dolayısıyla gerçekten muazzam olmasının ötesinde bu sebeple ödülü Her alabilir. Ancak diğer yandan, bence yılın kötü filmlerinden olan American Hustle daha yakın duruyor ödüle. Gerçi hangisi kazanırsa kategorinin kullanılma şekli olduğunu düşündüğüm biçime uygun düşecek.Yalnız bunu dedim ya, American Hustle büyük bir sürpriz yapıp En İyi Film ödülünü alırsa nasıl bozulurum ha!

En İyi Uyarlama Senaryo
Before Midnight'ın bana uzaktan uzaktan göz kırptığını inkar edemem, adaylar arasında bence en çok hakedecek olan. Ama 12 Years a Slave ödüle daha yakın gözüküyor.

Bu sene animasyon adaylarından henüz yalnızca Frozen'ı izleyebildim, o yüzden kategoride yorum yapamayacağım. Benzer şekilde Yabancı Dilde En İyi Film adaylarının da çoğunluğunu izleyemedim. O yüzden bir şey söyleyemiyorum malesef, zaten törende de kimse pek umursamıyor bu ödülü.

Son olarak En İyi Film Müziği dalında da kim kazanabilir tahminim yok ama benim için kazanan kesinlikle Her. Teknik konulardaki adaylarda da desteklediklerim var ama tahminlerim yok, yeterince konuştum zaten şimdilik. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses