24 Ocak 2014 Cuma

The Kings of Summer


Thoreau'nun üzerimdeki etkisini fazla küçümsemişim ben; bir şeylerden sıkıldıkça daha fazla okunan birisi değil, okundukça kendisi dışındakilerken uzaklaştıranmış cümleleri. Öz bir hâle ulaşmak için rehber veya reçeteler yok, önce bunu almalı. Ama tersinden; reçeteler ani durum sorguları için kabul edilebilir fakat rehberler de öz bir hâle engel değil. Bu, bağlılık değil, örülülük içerisinde zırlayabilince işte tramboline gerek kalmıyor. Yapay olandan uzaklaşmak gerekiyor önce öz için, kendiliğinden gelen bir şeyler olmalı. Doğanın önemi burada, çünkü değişen yalnızca buhar makinesiyle beraber değil. Sonuç olarak odak ayarlanabilir, ama ayarlamaya gerek var mı da bir soru hiç odağa gerek var mı da; zaten yağmur yağdıkça su üzerinde birikmiyor ki.

The Kings of Summer bir süre beklediğim ve ardından da bir süre beklettiğim filmlerdendi. Açıkçası önce ismi sonra posteri almıştı beni kendi anlam yüklemelerimle, fakat oluşan beklentim yine de daha jenerik bir filmdi. Dolayısıyla filmin öylesine naif bir tavır, marazi bir mizah ve Rian Johnson'ın başyapıtı Brick karizmasıyla yola çıkıp çatlaması beni uzaklaştırmaktan çok filme sempatimi arttırdı. İsim söylüyor bir kere; yazın san sahiplerinden başka ne bekleyebilirsin? Çünkü yaz bir mevsimden çok bir fikir olursa insanın zihninde bir değere sahip, yani mevsim olanı MTV'deki videolarda. Elbette onun da ortak hafızaya azımsanmayacak bir etkisi var fakat burada bahsettiğim Yaz; yaz değil. Yani bir noktada kırılması gerekiyor değersiz gözüken ama aslen mevcut insan yaşamının ideali olan sıradanlıkla. Çünkü öz yalnızca bir esans, sürekli sürünemez; nadirliğiyle var olur. Bu sebeple The Kings of Summer bozularak daha değerli oluyor, bozularak ikiyüzlülük yapmıyor. Film zaten bir taraftan hikayeyi anlatmıyor, sadece anlatabilmek için perspektif alıyor, o kadar. Evet, yer yer fazla gömüyor kendisini beklenti ve öğre(n/t)ilmişlere ama oradaki özneyi bulamadığımız sürece bir kritik cümlesi değil, muallak tanımı oluyor bu söylem benim gözümde. Fazla üstüne gitmememin nedeni bu; çünkü filmin çekimleri, o doğal ışığın ve imgelerin kullanımı zaten kendisini gömse dahi seyredeni de arayıp kazmaya teşvik ediyor; bence önemli olan bu. Orada olanla değil, olmayanla da değer kazanamıyor olsa zaten müşkülpesentlikten öte bir duruma düşülürdü. Ama her şeyin üzerinde çizgiyi takip etmediği için çarpık denilebilecek o mizah hikayeyi duvardaki herhangi bir çizik olmaktan çıkartıyor. Yani bir western göndermesi bu kadar mı eğlenceli kullanılabilir?


The Kings of Summer, hayran kalınan ama çekip çıkarıldıklarında o bağlamdaki kadar zarif duramayan birkaç cümleyi barındıran bir paragraf gibi bir film. Yani kusurları var olmasına, hatta bir anda yön değiştirmesiyle kendisini soktuğu çıkmazdan sıyrılmaya çalışışındaki falso belki fazla "senaryo masası" kokuyor, fakat filmin bu haliyle verdiği o hafif sızı hissi değerli. Çünkü hissediyorsun; orada bir şeyler var. Ve açılış sekansı zaten yeterli titreşimi veriyor; sıradan, ufak, yani gerçekten minik, eski ama orada bir yerde; nerede?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Ocak 2014 Pazartesi

Rush

Arabalar ve motor sporlarına zerre ilgisi olmayan birisi olarak Senna'nın belgeselini bir anda merak edip izlemem ve sonucunda araba yarışlarına ilgisizliğim sabit kalsa da Formula 1 hikayelerinin ilgimi çekmeye başlamasıyla dahi Rush vizyondayken kendisini sinemada izlemeye ikna olamamıştım. Filmin beklemediğim kadar iyi kritikleri, hiçbir zaman için sevmiş olmasam da hep seyir keyfini korumaya takıntılı yapısıyla ilgisiz olduğum bir konuda dahi beni sıkmayacağını düşündüğüm yönetmen Ron Howard ya da senarist Peter Morgan faktörü dahi bir şekilde beni ikna edememişti ama filmin oluşturduğu genel etkiye bakarak ufak da olsa Oscar adaylıkları almasını bekliyordum, bu sayede tören bahanesiyle filmi izlerim diye düşünüyordum fakat film Akademi tarafından görmezden gelinince daha çok ilgimi çekti, ben de o bahaneyle izledim. Bir filmi izleme süreci önemli yani, seyircinin beklentisini anlamanın en kolay yolu.

Rush, iki yarı üzerinden değerlendirilmesi gereken bir film. Son derece jenerik ve Lauda ile Hunt'ın hali hazırda dikkat çekici rekabetine yaslanmak dışında bir şey başaramayan ilk yarıdan sonra hikayenin iyi kötü işlenmeye başladığı bir ikinci yarısı var filmin. Howard'ın genel izleyiciden çok Amerikan izleyicisi ve ilgilerini düşünerek odağına Formula 1 meraklılarını almaması kendi adıma olumlu karşıladığım bir şey olsa da senaryoyu başarısız bir belgeselci gibi anlatmaya kalkması hikayenin potansiyeli düşünüldüğünde büyük bir şanssızlık. Çünkü filmi izlerken belli bir noktadan sonra, keşke wikipedik şeylerle birkaç dakikalık okumayı esas almak yerine esaslı bir belgesele kalkışsalarmış diye düşünürken kendimi buldum. Fakat bu yine de Rush'ın seyir zevki düşük bir film olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca ortada gerçek bir hikaye olmasa bir anda unutulacak bir filme çeviriyor Rush'ı. Bu anlamda film, gitmek istemediğiniz bir yere giderken binilen boş otobüse benziyor; evet, fazla beklentisi olmadan seyir zevki için gelmiş seyirci adına o an için tatminkar olabiliyor fakat izleyiciyi götürebildiği bir yer yok, yalnızca jenerik bir hikaye anlatıyor. Ama bu bir kenara bırakılabilse de, zaten hikayenin özünde olan şeyi finalde didaktik bir tonda söylemeye kalkışmanın en başta o öze zarar vermesiyle affedilemeyecek bir film Rush, yani bunda ısrarcıysalar dahi en azından daha düzgün bir bağlama daha iyi bir içerikle oturtulsa filmin cümleleri ortada buz tutmazdı belki. O yüzden kızdığım, ama potansiyelini aşmak bir kenara ona ulaşmayı dahi beceremediği için kızdığım, şık görünmek için çok uğraşan bir seyirlik Rush, oysa şıklık önceliklerinden olsa da birincil önceliği olmamalıydı böyle bir filmin. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

17 Ocak 2014 Cuma

86. Akademi Ödülleri Adayları Açıklandı

Öncelikle tüm adayları görmek için buraya tıklanabilir. Kopyala yapıştır gereksiz. 

The Oscars 2014, ilk bakış.

2013, Amerikan sineması adına çok iyi bir seneydi. Elbette hala izleyemediğim onlarca film var ama 2013 filmleri izleme listeme baktığımda önceki yıllara göre çok daha heyecanlandıran ve daha olumlu karşılanmış filmler görüyorum, yani güzel filmler veren bir yıl oldu 2013 ve dolayısıyla daha keyifli bir Akademi Ödülleri bekliyorum.

Adaylara bakarsak; bu sene Coen kardeşlerin Inside Llewyn Davis'i, Ron Howard'ın Rush'ı ve Lee Daniels'ın The Butler'ı görmezden gelinmiş, şaşırdığım şeylerden birisi bu. Coen'lerin filmi Başka Sinema kapsamında yarın vizyona girecek Türkiye'de, onu heyecanla bekliyorum fakat diğerlerinin en azından başka adaylıklarla "selamlanacağını" düşünüyordum şahsen. Hadi Rush tamam da Oprah bile mi kurtaramadı The Butler'ı? Diğer aday filmler zaten kendilerini gösterseler de benim için sürpriz Philomena oldu. Harvey Weinstein'ın Oscar'a oynayan August: Osage County, Fruitvale Station ve Mandela: Long Walk to Freedom gibi filmleri görmezden gelinince "bağımsız kontenjanını" Philomena doldurmuş oldu yani.

Diğer bir konu Robert Redford'un aday gösterilmemiş olması. Gerçi SAG Ödülleri'nde de aday gösterilmemiş olmasından tahmin edilebilir bir durumdu. Ama bu noktada Redford'un kendisi ne diyor ona bir dönelim: Variety'nin haberine göre Sundance açılışındaki basın toplantısında moderatör kendisine Oscar yarışının dışında kalmasını sormuş ve seyirci de durumu yuhlamış. Redford da bağımsız sinemaya olan bağlılığını vurgalayarak, "dürüst olmak gerekirse burada olma nedenimizin önüne başka bir şey koymak istemiyorum," demiş ve J.C. Chandor'un ilk filminin birkaç yıl önce Sundance'te gösterildiğini söyleyip eklemiş; "kariyerimin büyük bölümü Hollywood film sektörünün bir parçası olarak geçti ve bundan da mutluyum. Hollywood neyse o; ticari bir film endüstrisi. Birçok kampanya yapılıyor ve çoğunlukla fazla politika dönebiliyor. Bizim durumumuzda, dağıtımcı sebebiyle sorun yaşadık. Neyden çekindikleri konusunda fikrim yok ama ya para harcamak istemediler ya da harcayacak paraları yoktu. Anaakıma yönelik hiçbir kampanya yürütülmedi yani film için." Sonra da aday olmadığı için herhangi bir kırgınlığı olmadığını, aday olsa elbette mutlu olacağını fakat olmadı diye de üzülüp rahatsız olmadığını söylemiş. Robert Redford neden mi efsane? Papağan gibi tekrarlıyor olsam da ödüller gerçekten yalnızca sinemanın eğlencesi ama şu an itibariyle Jonah Hill'in oyunculuk dallarında Robert Redford'dan daha fazla Oscar adaylığı olması sizi güldürmüyor mu? Evet, Jonah Hill!

Oyunculuk dallarında ayrıca Joaquin Phoenix ile Emma Thompson'ın görmezden gelinmesini de anmak gerekiyor. Phoenix oynadığı her karakterle filme ayrı bir hava katıyor, ve dolayısıyla yaşayan özel aktörlerden birisi bence; yani Her'ü hala merakla beklediğim için izlemediğim bir film üzerinden aday olmamasına şaşırmak saçma gibi gelse de Joaquin Phoenix be bu, ne kadar görmezden gelebilirsin yani? Saving Mr. Banks filmine dair söylenebilecek ender olumlu şeylerden biriyse Thompson'ın performansıydı. Filmin düşük profili, ya da açık söyleyeyim tam anlamıyla lüzumsuz bir film olması sebebiyle Thompson görmezden gelinmiş olabilir ama yine de o performans filmi tamamiyle çöpe attırmayacak şeylerden birisiydi. Fakat bu görmezden gelinmeler dışında Sally Hawkins'in En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında bir adaylığı var ki Hawkins'e duyduğum sempatiden dolayı gerisini umursamayabilirim.
 
Diğer bir konu da bu seneyle beraber, 23 yaşındaki Jennifer Lawrence şimdiye kadar 3 Oscar adaylığı almış olan en genç insan oldu. Jennifer Lawrence'i Winter's Bone'da izlediğimde hayran kalmıştım ve kendisinin yeni büyük isimlerden birine dönüşeceğini görmek özel bir yetenek istemiyordu ama bu kadar hızlı ilerleyeceği de aklıma gelmemişti. Hatta açıkçası bir sonraki sene Alexander Payne'in The Descendants'ın da ilk kez izlediğim Shailene Woodley'in daha hızlıca tepeye tırmanan bir kariyeri olacağını düşünmüştüm. O da bu sene The Spectacular Now ile gerçekten iyi bir oyuncu olduğunu gösterdi, bakalım onun için sonrası nasıl olacak? Geri dönersem, Jennifer Lawrence'ın böyle bir onuru hakettiği gerçek, tek problem ben 21 yaşımdayım ve şu anda sevdiğim şeye dair yapabildiğim tek şey bu blogda yazmak. Merhaba karma, n'aber?

Ayrıca geçtiğimiz sene Oscar ödüllerinden bahsederken blogda yazmıştım; David O. Russell'ın Silver Lining Playbook'una kadar 31 yıl boyunca hiçbir film 4 oyunculuk dalında aday olamamıştı. Ve bu sene American Hustle'ın da 4 oyunculuk dalında da adaylık almasıyla beraber 31 yıldır yapılamayan şeyi iki yıl üst üste başarmış oldu David O. Russell'ın filmleri. Geçmişte kendisine yapışan "sansasyonel" şeylerden güzelce kurtulup üst üste dikkat çekici filmler yaptı Russell ve ben de kendisinin filmlerini merakla bekliyorum ama sanki o meşhur kampanyaların etkilerini burada görebiliyoruz, bazen gerçekten "it's just business."

Her yıl Akademi'nin görmezden gelmesine şaşırılan film ve performanslar oluyor tabii ama sinema adına çok parlak bir yıl olunca arada böyle kaynayanlar bu sene için yine de kabul edilebilir gözüküyor bence. Mesela geçen yıl yapılmış olsalardı yukarıdaki filmlerin adaylık ihtimalleri daha yüksekti muhtemelen.

Yılın filmlerini tek tek izleyip ödül sezonuyla beraber sinema gelişmelerine doyduğumuz için yılın en güzel dönemlerinden birinde, Akademi adaylarının da açıklanmasıyla beraber artık 2 mart gecesi sona erecek en eğlenceli bölüme geçiyoruz denilebilir. Bu arada en iyi film adayları arasında yer alan filmlerden Türkiye'de henüz vizyona girmemiş olanların bir bölümü şubat ayında vizyona girecek. Oscar muhabbetlerinden payını Türkiye'deki dağıtımcılar da yemek istiyor yani. Evet, bazen değil, genelde "it's just business."
 

16 Ocak 2014 Perşembe

The Secret Life of Walter Mitty

James Thurber'ın 1939'da The New Yorker'da yayımlanmış kısa hikayesinden, filmografisinde benzer ruhta filmlerin görülebileceği Steve Conrad'ın serbestçe uyarlayıp senaryosunu yazdığı The Secret Life of Walter Mitty, sıradana övgü niteliğinde bir kendini-iyi-hisset yani feel-good-movie örneği. Bu anlamda, her ne kadar filmi izledikten sonra ben kendimi kötü hissetmiş olsam dahi, istediklerini belli ölçüye kadar başaran bir film. Fakat hikayenin işlenişiyle beraber filmin cümleleri çok süslü paketlenmiş, ve dolayısıyla film olduğundan fazlasını istemiş gibi gözüküyor. Buna ek olarak film aynı anda birkaç farklı şeyi kotarmaya çalışıyor, ve bunun sonucunda hikaye gereksiz bir dolandırmaya giriyor; yani anlatıya yeni bir katman olması adına yapılan ama aksine anlatıyı yer yer baltalayan gereksiz atraksiyonlarla uğraşılmış bence filmde. Tabi yine de film hayli hızlı akıyor, bu noktada sürükleyici demek anlam olarak tam oturmasa da izleyene ne kadar süredir filmi izliyor olduğunu farkettirmeyen bir tempo zaten benzeri bir stüdyo filminin olmazsa olmazı ve bu gereklilikleri yeterince yerine getirebiliyor The Secret Life of Walter Mitty. Aksadığı yerler zaten o verilmeye çalışılan "bağımsız hissi" sonucunda ortaya çıkıyor.

Ben Stiller kalıp romantik komedilerle daha çok tanınsa da arada onlardan sıyrılıp izlenilesi işler yapan birisi. Ama elinde böyle bir senaryo varken The New York Times'da Dargis, Scott, Desantis ve Daniel'in beraber hazırladığı Woody Allen Genomunda (n'aber mia farrow, ol' blue eyes sinatra'yla polanski nasıl?) "blockbuster soğuk nevale" diye tanımlanarak Allen ile bağı kurulan Ben Stiller'dan izleyiciye yalnızca süslü parlak paketlerden fazlasını sunmasını bekliyordum açıkçası, en azından yalnızca boş paket olmasaydı. Bunun ötesinde o kadar uçucu/kolay unutulmaya müsait bir film ki şu anda üzerine ekstra bir cümle dahi kuramıyorum. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Ocak 2014 Çarşamba

All Is Lost

All Is Lost, J.C. Chandor'ın yazıp yönettiği ve tek oyuncusunun Robert Redford olduğu bir film. Redford'un teklifin ilk geldiği zamanı anlatırken Chandor için "tam bir deli olduğu belliydi" deme sebebi bu, fakat Chandor'un kendisine yaptığı sunumun bir noktasında "tam anlamıyla aklını kaybetmemiş olduğunu" anlayınca rolü kabul etmiş. Her ne kadar oyunculuktan uzaklaşmış olmasa da Robert Redford gibi bir sinema efsanesini filmi tek başına taşıdığı yeni rollerde hala izleyebiliyor olmak büyük bir şans, filmden çok beni bu heyecanlandırıyor açıkçası. Üstelik 78 yaşında olmasına rağmen böylesine fiziksel zorlukları olan bir rolde yine ismine yakışır bir performansla oynuyor.

Film "adamımız" olarak jeneriğe yansıyan ve geçmişine, kim olduğuna ya da ne yaptığına dair hiçbir şey bilmediğimiz bir karakterin yatıyla açık denizde bir konteynıra çarpması sonrasındaki yaşam mücadelesini anlatıyor. Konu itici gelebilir belki ilk anda, şahsen beni de filme ilk filminden sonra ne yaptığını merak ettiğim yönetmen-senarist Chandor ve tabii ki Redford çekmişti. Fakat bu hikayeler genellikle bir seyirlik için macera-aksiyon usulünde işlenirken All Is Lost'un ilk andaki yaklaşımı zaten farklılığını ortaya koyuyor; 31 sayfalık diyalogsuz ve yalnızca ufak bir not barındıran bir film kendisi. Bu bakımdan günümüzde bir cesaret göstergesi gibi dursa da Chandor'ın izleyiciyi sıkma ve uzaklaştırma korkusu kısa planlar ve sürekli değişen açılardan yaptığı çekimlerle ortaya çıkıyor. Zaten bu, Alex Ebert'in bestelemiş olduğu film müzikleri ya da doğru ifadesiyle score'lar ile beraber filmin en önemli iki probleminden birisi. Yalnız ikinci problemin sebebi Alex Ebert değil, sadece herhangi bir müzik etkisine-yönlendirmesine gerek olmadan sahneler kendi ham haliyle bence daha etkileyici olurmuş.


Yaşamının kerameti kendinden menkul insanın yaşamını sürdürme biçimi olan "yapmış olmak için yapma"nın bir başka tezahürü olarak "ölmemek için yaşamaya çabalamak" mı yoksa gerçekten üzerinde yoğunca düşünülmüş bir süreçten sonra mı o yaşamın yaşanmaya değer olduğuna karar verdiği, All Is Lost benzeri her hikayede sorgulanabilecek bir şey değil; hatta çoğunlukla bu sorguya alan kalmıyor. All Is Lost'da ise, kendisine dair hiçbir şey bilmediğimiz karakterin, henüz açılış sekansında o koskoca okyanusta yatıyla, yatın kendisi kadar bir konteynıra bir anda çarpmış olması pek ince bir metafor değil belki ama sonrasında başlayan yaşam mücadelesiyle beraber bu gibi sorgulara fazlasıyla yer var. Filmi, tek karakter ve dolayısıyla diyalogsuz olmasıyla beraber benzerlerinden ayıran diğer bir özelliği de bu. Tabi dış sesin de yalnızca başlangıçta kullanılıp bir "etrafından dolanma yöntemine" dönüşmediğini de eklemeli. Bu senenin diğer bir kaza-sonrası-hayatta-kalmaya-çalışma hikayesi Gravity, çoğunluka 3 boyut teknolojisini kullanışı ve teknik mükemmelliği sebebiyle övülmüştü ama şimdi All Is Lost'u izleyince, kendisi her ne kadar minimal bir film olmasa da şunu söylemeden edemiyorum: evet, sinema hala basitlikleriyle muhteşem bir sanat.

 J.C. Chandor, 2011'de, koşullar sebebiyle son dönemde sayısı ve popülerliği artan finans-dramalarının en iyilerinden biri sayılabilecek olan Margin Call'u yazıp yönetmişti. Şimdi ise bu varoluşçu filmden sonra, kendisinin muhtemelen 2015'te gelecek olan yeni filmini de -jessica chastain'in başrolde olduğu, ne? jessica chastain mi? evet, jessica chastain!- merakla beklemeye başladım. Yani yakından takip edilecek yönetmen-senaristlerden birine dönüştü J.C. Chandor.

All Is Lost, tek başına sinemaya gidip de acaba n'olacak diye düşünerek filmden sonra çatıya çıkmanın filmi, çünkü her şey gerçekten kayıp ve bazen perspektifi uzaklaşarak/yükselterek genişletmek gerekiyor, fakat endişe hep var ve bir anlık gel-gitli dürtüyle çatıda her şey olabilir. Evet, şimdi insanlar avm'de film izliyor ve filmden çıkınca gidip 2'li hamburger menü yiyerek film hakkında ileri geri konuşabiliyorlar ama bilmiyorum; suçu üstlenmeliler mi yoksa zamanın ruhunu suçlayarak yırtabilirler mi? Ya da her şey onlara da kayıp mı?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

14 Ocak 2014 Salı

Saving Mr. Banks

1998'de Er Ryan'ı kurtardıktan sonra şimdi Mr. Banks'i kurtarmaya yola çıkan Tom Hanks, sırf postere ismi yazılacağı için veya karakterin tarihi yerinden dolayı Walt Disney rolünde diye tahmin ediyorum. Zira kendisinin varla yoku bir rolde olduğu film, Disney'in 1964 tarihli Mary Poppins filminin uyarlandığı kitapların yazarı P.L. Travers'ın, filmin yapım sürecine gelip giden çocukluk anılarıyla beraber dahil oluşunu konu ediniyor. Travers'ın çocukluk flashbackleri filmin şimdiki zamanına ortalama bir noktada doğrudan bağlanıyor olsa da hali hazırda hayli problemli olan senaryoyu daha da dibe çekiyor. Colin Farrell'ın sinematik etkileyiciliğine ve Travers'ın çocukluğunu oynayan Annie Rose Buckley'in tatmin edici performansına, hatta gelip giden anılar göz önüne alındığında görece başarılı sayılabilecek biçimde yaratılmış mekân atmosferine rağmen hikayedeki gerekli ikiliğin çok lüzumsuz bir temelde ve şekilde kurulması sebebiyle şimdiki zamana hikayeye katkı anlamında eşlik edemiyor. Yani Travers'ın karakterini şimdiki zamanda verip çocukluğa dönüşlerle o karakteri temellendirmek ve bunun yanı sıra eserlerin yaratım süreçlerine dair Walt Disney'in bir iki satırlık repliğiyle de bunu bir eserin yaratım süreci olarak alınmasını sağlamak istemek, filmin odağı düşünülünce mantıklı bir fikir gibi duruyor; fakat ne var ki o fikir işlemiyor. Aynı zamanda şimdiki zaman gayet tempolu bir şekilde giderken geçmiş zamanın ona oranla yavaşlaması filmde bir tempo problemine de yol açıyor ki öylesine bir seyirlik için bence önemli bir problem bu.

Tüm film Travers çevresinde döndüğü için oturaklı bir karaktermiş gibi yansısa da aslında gayet iki boyutlu bir tip çizilmiş. Fakat Travers yine iyi, çünkü filmdeki diğer karakterler tam anlamıyla karton. Hatta yapımcı ve casting sorumlusu da bunun farkında olacak ki onları seyircinin aşina olduğu isimlerle doldurup yırtmaya kalkmışlar. The Office sayesinde ünlenmiş B.J. Novak ve şahsen benim The West Wing'le tanıdığım Bradley Whitford'a her yerden tanınabilecek beceriksiz ama özdeşleşilecek özel dedektif ve Wes Anderson yoldaşı Jason Schwartzman eklenmiş. Tabi bir de Paul Giamatti var ama tahmin edileceği üzere kendisi kötü yazılmış bir karton karakteri dahi oynasa o Giamatti'dir.

Saving Mr. Banks için açıkçası söyleyebileceğim tek şey "işte böyle de bir film var." olabilir, yani form olarak bir film sonuçta. Hani plotu nedeniyle "insider" diye nitelendirilebilecek filmler dünyasına dair bir film gibi düşünülebilir, kendisinin öyle bir isteği de olabilir ama film yalnızca süründürülen bir hikaye. Düşünün işte, Walt Disney zamanında P.L. Travers'in hikayesini kendince filme uyarlamış, üzerinden geçmiş yaklaşık 50 yıl şimdi ondan kalan Disney o filmin hiç de parlak olmayan yapım sürecine dair böyle bir film çekmiş; artık Disney olarak dişlerini mi göstermek istemişler yoksa onlar da mı ne yaptıklarını bilmiyormuş, ayrıca konuşulacak bir şey sanırım. P.L. Travers'ın hikayesi de sürüne sürtüne iyice bir ufalmış ve Saving Mr. Banks ile birlikte rendelerken o en son elde kalan havuç haline bürünmüş, o sona kalan havuç parçasıyla ne yapılacağı nasıl bilinemeyebiliyorsa film de ana hikayenin Disney'in elinde aynen öyle kalmış hali.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Ocak 2014 Pazar

Enough Said


Bazı ufak anlar, pürüzler ya da koca toslamalar oluyor belki ama bir şekilde yalnız kalınıyor. Tercih etmekle ifade edilemeyecek, kendiliğinden öyle gelişen şeyler var sanki insan yaşamında; hani hoş bir kalıp değil belki ama ne kadar çirkin/uygunsuz/dayanılamaz gibi niteliklere sahip olabilse de bazı şeylerin öyle olması gerekiyor. Her bireye kendisi sebebiyle biricik gelse de aslında böyle alelade süreçlerle çeşitli sorular birey için kendiliğinden cevaplanıyor sanırım. Belki bu sebeple yaşamını devam ettirme dürtüsünü sürekli beslemek zorunda kalmayan insanlar daha fazla bunun içine düşüyor ve bu sıradanlık içerisindeki günü göz ardı ediyor. Çünkü sürekli bir sorun olması gerekiyor gibi, her sorun ya da kafaya-takılacak-herhangi-bir-şey ile beraber gerçeklik diye kendi üzerimize koyduğumuz şeye daha fazla yaklaşıyoruz, yani belki de devam ettiren çözülme değil ama mütemadiyen aksayarak örülen bir irinti birikintisidir; ta ki olağan akışta yenilenlerle geriye bir şey kalmayana dek. Oysa kurulanlara dahil olmakla ısrarla harici kalmak çok da farklı değil, zira herkesin kendi gerçekliğine ihtiyacı var ve saatler her şehirde aynı değil. Galiba bu sebeple bir yakınımmış gibi hissederek daha önce tanıdığım birkaç insan için olmadığı/mümkün-olmadığı kadar içime oturdu Gandolfini'nin gidişi, çünkü odamda kendimi herhangi bir diziye verdiğim yazları sabaha kadar süren maratonlarla tanıştım ben James Gandolfini'yle, ve bir arada olmamanın, onun ötesinde dokunabildiğimiz bir gerçekliğe sahip olmamanın verdiği hislerle öyle ya da böyle sohbet ettim. İşte o yüzden, bu sefer çok farklı bir karakterle kendisini son uzun metrajlarından birinde izlerken tuhaf oldum. Toni Collette ve Catherine Keener gibi çok yetenekli oyuncuların katkısıyla olsa da filmi abartısız performansıyla özel bir yere taşıyan Julia Louis-Dreyfus'un Gandolfini'yi doya doya bir kez daha, önceden olmadığı bir haliyle izlemek isteyen benim için şovu çalması gibi hem filmden bahsedip hem Gandolfini'yi arada bir kez daha anmak isterken olayı kendime döndürmek istemem ama, şimdiye kadar anladığım kadarıyla benim de gerçekliğim bu sanırım; hem insanın Greenwich'i var mı ki?


 Filmin ismi bir süre kafamda takılmıştı izlemeden önce, çünkü istemsizce bir beklentiye sürüklüyordu beni hikayeye dair. Ama şimdi, izledikten sonra farkettim; hem yanılmışım hem de çok yakışmış filme ismi. İnsan kendi kendine bir anda yavaş çekime geçmiş de rahatsızlık veren o bazı anlar mümkün olamayacağı kadar problemlere dönüşmüş, sonra bir şekilde insanların telaffuz edemediği kelimeler gibi son bulmuş hissi var filmin ve "Başka Söze Gerek Yok" diye şaşırtıcı biçimde isabetli çevrilen ismi "Enough Said", hikayesine çok güzel eşlik ediyor. Kılçıksız çekimler senaryonun akışını kolaylaştırıyor, oyunculuk performanslarını öne çıkartıyor ve filme yeterli sıradanlık hissini veriyor ki bu hikaye için ayrı bir önem taşıyor bu. Eva'nın rutinine dair fikir veren açılış sekansı Albert'in o yaşamdaki anlamını da yerinde bir oktavla vurguluyor; yani yalnızlık ve bıkkınlık, üzerine çift yönlü olarak çok söylenen demirbaş yaşam parçaları belki ama bir noktada kendinden başka bir ritmin endişe ve heyecanına hastalıklı bir ihtiyaç duyuluyor.

Enough Said, iddiasızlığı sayesinde tekil dahi olsa sohbet açabilme potansiyeline sahip, abartıya kaçmayan ve böylece taze gözükebilen; tıpkı soğuğu hissedip üşürken bir anda giyilen hırka ya da uyumak için girilen yatak gibi; kısa ama etkili bir anın hissine sahip bir film. Haftaiçi-ertesi-güne-isteksiz-ama-katlanılabilir-başlatır-haftasonunu-tatlılaştırırgiller'den.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Ocak 2014 Cumartesi

God Bless America


God Bless America bodoslama bir düzen ve değerler satiri. Her ne kadar incelikli anlatıma dair ciddi problemleri olan yönetmen Bobcat Goldthwait "nezaket üzerine şiddetli bir film" diyerek kısaca özetlemeye çalışsa da bu yalnızca TV kültürü ve açgözlülükten ileri gelen, sürekli pompalanan ve kabul edilen bir aptallığın ve onunla beraber gelen kendinden fazla emin bir kaba sabalığın eleştirisi değil. Çünkü en başta, karakterlerin filmin bir noktasında kendilerini Bonnie and Clyde ile özdeşleştirmeye kalkmaları dahi kendi içerisinde problemli bir hamle, zira Bonnie ve Clyde toplumların şiddet fetişizmine ve o içte kalan öfkelerini bir nevi imgelemelerine olanak sağlayan iki karakter, yani kendi içerisinde farklı noktada bir satirin konusu. Filmin aşırı buyurgan monolog ve diyalogları doğrudan anlatım altına sığdırılıp değerlendirilemeyecek olan lumbur lumbur koşmaya çalışan görüntüsünün başka tezahürleri. Mesela doğrudan anlatım filmin son derece olumlu vaatler sunduğu açılış sekansında görülebilir, ama ilk anda odaklandığı konunun çok değerli olduğunu düşünsem de film kendisini baştan sona şerbetin içine (dileyen için bal, pekmez vs.) batırmış da tatlının kabul edeceğinden fazla şerbetli olmasıyla beraber iyice buruşup yumuşayarak en ufak dokunuşta parçalanmaya başlamış gibiydi. Sonrasındaysa fazla keskin bir viraj alıp kendine gelemedi.


Filmin eleştiri odağındaki birçok şeye katılabilirim şahsen, hatta saçma sapan tepkiler uyandırma potansiyeline rağmen filmde cüret edilen belli şeylerden ayrıca hoşuma gidenleri oldu ama genel itibariyle bunların ele alınışındaki yaklaşım fazla yakışıksız duruyordu. Aptallık ve daha önemlisi buna rağmen aşırı güvenle beslenip şekillenen ve hareket eden tavra karşı agresif bir film bu konuları genelde de tartışmaya açabilmesi, belki ufak da olsa bir farkındalık yaratabilmesi adına önemli olabilirdi fakat bu kadar bodoslama bir anlatım ne eleştirileni tartışma konusu yapıyor ne de ona yönelik tepki gösterme biçimini. Yönetmen ve oyuncular bu biçimde görmüyor olsalar da şahsen filmi izlerken çoğu zaman filmin yergisinin odaklarından birisinin de ana karakterleri olduğunu düşündüm, çünkü anlatıda bu anlamda bir değerler ikiliğinden ziyade benzer zihin yapılarının farklı temsilleri vardı, en azından Fransızların Amerikanlardan nefret etmesi üzerine klişelerden beslenen ana karakterler sebebiyle benim algım bu yönde oluştu film süresince fakat bu bakış, yaratıcıları perspektifinde filmin varoluş sebeplerine uygun düşmüyor olduğu gibi böyle görüldüğünde dahi filmi kurtarabilecek noktaya ulaşamıyor. Çünkü yararsız öfkeye çok boğulmuş bir film God Bless America, buyurgan yapısı da buna eklenince seyirci adına ciddi rahatsızlıklar doğuruyor. Otobüste boş bulunup cesaret verilen insanlara benziyor yani film, ineceğiniz durağı hala bilmiyorsunuz ama karşınızdakinin değil dünyayı algılayışını öğrenerek, söylediği her şeyi kabullenip tüm dünyayı çözmüş kabul edilerek otobüsten iniyorsunuz. Ama şunu söylemeden edemeyeceğim; yergisinin bile bu kadar sorunlu ve çirkin olduğu durumun kendisi artık nasıl bir kokuşmuşluktur, en azından bunu bir kez daha farkettirebiliyor film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

9 Ocak 2014 Perşembe

Upstream Color


Upstream Color, plotu bir çırpıda özetlenmesi pek mümkün olmayan bir film. Yönetmen Shane Carruth'un, aynı zamanda senaryosunu yazdığı, oynadığı, görüntü yönetmeni olduğu, dağıtımını üstlendiği, müziklerini yaptığı ve son olarak kurgucusu olduğu Upstream Color, yönetmenin fazla zorlama olduğunu düşündüğüm önceki filmi Primer'a kıyasla çok daha fazla anlam ifade ediyor. Fakat özellikle aşırı bir müphemlikle yoğrulmuş film; bir yandan, ne kadar farklı filmler olursa olsun üzerlerine konuşurken birbirine az çok yakınsayan tarzda cümleler kuran kendimi utandırıp filme yaklaştırırken diğer yandan da ne kadar iyi gitar çaldığını göstermek için enstürmanı boynunun arkasında tersten çalan gitaristi veya bir kulağını değil öbür eliyle kafasının tepesinden, yere yüzüstü uzanıp geriye doğru esneyerek bir taraf ayağıyla öbür taraf kulağını tutan jimnastikçiyi hatırlatmasıyla beni itiyor. Yani belli ölçüde belirsizlikle kurulan bir anlatı her sanat formunda izleyici/okuyucu/dinleyiciyi ayakta tutarak esere ikinci elden de olsa katkıda bulunmasını sağlar bence, fakat belli bir noktadan sonrası bende itici ve uyuşturucu etki yapıyor.

Shane Carruth birçok farklı röportajında filme dair kendi düşüncelerini açıklıkla dile getiriyor. Çok farklı bağlamlarda değerlendirilebilecek hikayesi için izlerken akla ilk gelen kimliğe dair soruların gerçekten kendisinin de anlatıdaki odağı olduğunu Slate'in özel soru-cevap katılımları derlemesi ve io9'nın yaptığı söyleşide biraz ısrarcılıkla karşılaşması durumunda söylediklerinden öğrenebiliyoruz; fakat tabii hem her zamanki kişisel yaklaşımla söyleyebileceğim gibi ve Carruth'un da özel olarak/ısrarla belirtmesiyle hikaye her izleyicinin tekil yorumuna açık. İşin garip tarafı anlatı gerçekten çeşitli yorumların şeklini alıp insanı şaşırtabiliyor. Mesela takıntılı bir marksist pek zorlanmadan filmin tamamen bir kapitalizm eleştirisi olduğunu iddia edebilir.

Upstream Color pop bir film değil. Yani izlendikten sonra kısa bir süre etkisini sürdürecek "kullan-at" usulü tüketici kültürüne hizmet eden bir film değil. (Elbette bunu 21 Jump Street'i izledikten sonraki gün yazmak ironik oluyor, fakat o filmin vasat eğlenceliğini överken de bu duruma değinmiştim.) Bir kezle yetinilmeyip ikinci, hatta üçüncü ve belki daha fazla sefer izlenince alınacak zevkin artacağı ve zihni daha fazla eyleme zorlayacak bir film Upstream Color. Ama hikayede evrensel bir algı kurabilmek adına Carruth'un düz bir anlatıyı tercih etmemesi bence filme kattıkları kadar filmden götürmüş. Mesela Thoreau'nun Walden kitabıyla oluşturduğu ve benim film boyunca oksimoronik bir bağ olarak okuduğum imge filmin içerisinde domuzlar ve kurtlar gibi neredeyse oyuncular kadar rol alıyor ve anlatının ayaklarını oluşturmada yardımcı oluyor. Ama bir noktadan sonra Carruth filmi imgeler içerisinde boğarak, üzerine çeşitli şekiller çizilmiş kağıt parçalarını kavanoza atıp sonra kura usulü çektiklerini yan yana dizerek şiirler yazan şairleri anımsatıyor, tek fark, Carruth kura çekmek yerine o rastgeleliği kendi oluşturmaya çalışıyor gibi. Yani ilk izleyişte görülebilecek olan yönetmenin kendini ifadesindeki -ve röportajlarda da altını çizdiği- cümleleri güzel olan ama bunu aktarış formunda evrensellik arayışıyla özellikle belirsizliğe boğulan ve bu sayede izleyiciye yeni cümlelerin içine oturup anlamını yönlendireceği paragraflar verse de o anlatısını kurduğu müphem bağlamlarda bocalayan bir film Upstream Color.

son cümleyle uzatmadan bitireceğim diye uğraşırken beynimin patladığı ve filmin başlangıcındaki kurtlu bölümlerde elma yiyor olduğum için zor anlar yaşadığım dedikoduları asılsızdır,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

8 Ocak 2014 Çarşamba

21 Jump Street

1980'lerin sonunda Johnny Depp'in oynadığı aynı isimli TV dizisinden uyarlama film benim için gerçekten sürpriz oldu. Akıllanmayarak eğlence sinemasında keyifli Hollywood komedileri aramaya devam eden bir sinemasever olarak aradığımı bulduğumu söyleyemem, ama beklediğimi de bulmadım. Film özelinden gittiğim için Jonah Hill ve tayfası diye tanımlayabileceğim yeni Hollywood meşhurlarına karşı nötr ile olumsuz arasında gidip geldiğim için filmden çok bir şey beklemeden, hatta işin doğrusu, sırf Brie Larson için filmi izlemeye karar verdim. Açıkçası fazla tepeden bakmışım, çünkü hiç tahmin etmediğim kadar eğlendim. Ama kendimi haklı çıkarmalıyım: şimdi '80'lerden kalma melodramatik bir polis drama dizisinden Jonah Hill'in başını çektiği bir ekibin film uyarlaması şu anda dahi kulağa kötü gelmiyor mu? Şahsen filmi izledikten sonra bile şu son cümleyi duyunca ben kaçardım, zaten tüm şaşkınlığımın sebebi bu: böylesine klişelerden gerçekten tazemtırak bir film çıkmış.

Filmin neyi anlattığının ya da başlangıç sekansının yine nasıl acelecilikle kötü olduğunun pek önemi yok. Gerçi bazı filmlerin başlangıçlarının çok problemli olma nedenini anlamış olabilirim, yani kısa bir süre mantıklı düşünmek için kendimi zorladığımda şu sonuca varabiliyorum: sanırım filmin arkasındaki yaratıcı zihin asıl anlatmak istediğine o kadar odaklanıyor ki, film çekme fikri de asıl o odaktan çıktığı için hikayenin başlangıcı formaliteymiş gibi işin içine dahil oluyor ve çoğunlukla böyle aceleye geliyor. Ama az önce söylediğimi tekrarlayacak olursam bu problem 21 Jump Street için çok da önemli değil çünkü bu filmin değerlendirilme kriteri "eğlendin mi?" sorusu üzerine kurulu olmalı. Dolayısıyla eğlence sinemasında son dönemde patlamış-mısır-yerken-izlenecek-filmlerin çokluğu arasında izlerken-patlamış-mısır-yenilebilecek-filmler kategorisine giriyor 21 Jump Street. Devam filmi olacak olan 22 Jump Street ile burada kurdukları bu yapıyı bozarlar mı bilmiyorum, ama yine başarabilirlerse The Hangover serisinin aksine gerçekten eğlenceli olan bir seriye kavuşabilir Hollywood uzun zaman sonra. Fakat açıkçası bu dengeyi tutturabileceklerinden şüpheliyim ben yine çünkü 21 Jump Street şaşırtıcı olabildiği için bu tepkiyi alabildi, en azından benim için durum böyle fakat 22 Jump Street bu filmin bir tekrarı olursa orada zaman öldürmek için dahi izlenecek bir şey olacağından şüpheliyim. Sonuç olarak beklenmediği için eğlendirebilmiş olan bir seyirlik 21 Jump Street. Ama bu övgüyü bir süredir eli yüzü düzgün komedi filmi çıkaramadığını düşündüğüm Hollywood'u göz önüne alarak değerlendirmek gerekiyor, yoksa gelecek ay ya da gelecekte herhangi bir zaman öylesine bir film izlemek istediğimde tekrar gideceğim bir film kesinlikle değil 21 Jump Street. Yani bu övgü, vasatlığın övgüsü. O değil de şaka maka bir haftada Channing Tatum'un oynadığı iki film izlemiş oldum, sanırım yaşamımı ciddi ciddi gözden geçirmeliyim.  

yalnız bir de düzgün afiş tasarlamayı başarsalarmış daha iyi olurmuş, hayır kese kağıdının havada asılı durabilmesi değil problem,
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Ocak 2014 Salı

The Spectacular Now

Uzun süredir gençlik filmi denilince akla gelenlerden biraz daha farklı duruş sergilemeye çalışan filmlerden biri The Spectacular Now. Son birkaç yılda daha da artmış olsa da benzer girişimlerde bulunan ve başaran filmlerin sayısı çok fazla olmadığı için, "coming of age" diye tabir edilen ve bir nevi olgunlaşmayı konu alan alttüre ilgimin de etkisiyle daha farklı ruha sahip olan bir film izlediğimde abartma eğiliminde oluyorum. Mesela bir örneği benim için geçen sene The Perks of Being a Wallflower idi. Heroes ile David Bowie sevgime oynaması, '90'ların küçük güzel izleri, filmin denk geldiği ruh hali ve benzeri sebeplerle, filmi de bir beklentim olmadan öylesine izlemeye başladığım için övgüde ayarı kaçırmıştım. Açıkçası o haftadan sonra da aklımdan çıkmıştı film, ta ki bugün The Spectacular Now'ı izleyene kadar. O yüzden bir düzeltme yapıp geçeyim istedim.

The Spectacular Now, türün kalıbı içerisine oturup o şekli almamış olan bir film. Açılışıyla alışılana oynaması ilk anda bir antipatiye neden olsa da, biraz ilerledikten sonra bunun hikaye gereği bir durum olduğu anlaşılıyor. Ve bu sebeple bulunduğu kabın şeklini almamış oluyor film; yani seyirciye alışılmamış bir şey getirmiyor, sadece perspektifi kaydırıp aynı yere farklı açıdan bakıyor ama hala aynı kalıpta. Önceden tepeden ve tek boyutlu baktığımız hikaye, şimdi yanına inince ikinci boyutuna da kavuşuyor. Bunun bence en büyük sebebi filmi benim hemen "gençlik filmi" diye isimlendirmiş olduğum gibi birçok kişi de "teen movie" olarak kendisini değerlendiriyor olsa da filmin aslında yaklaşımının tamamiyle sınırlı olmaması. Yani izleyiciye oynayan değil, seyirciye hikayesini anlatan bir film The Spectacular Now. Bu sebeple zaten The Perks of Being a Wallflower'ın aklıma gelmesiyle onu abarttığımı farkettim, çünkü Wallflower biraz daha formüllü ve kaygılı bir film gibiydi. Tekrar The Spectacular Now'a dönersem şunu eklemeliyim; filmin açılış sekansındaki ruhen yırtışı film formundaki özensizliği için geçerli değil. Çok daha iyi çekilmiş ve filmin geri kalanıyla bir tutulabilecek bir açılış sekansıyla daha derli toplu bir film görüntüsü kazanabilirmiş. Baştaki yaklaşık 10 dakikalık bölümün savsaklığını bu kadar önemsiyorum çünkü filme dair beklentiyi kuran, seyirciyi hikayeye alan bölüm kendisi.

The Guardian'da Lauren Rosewarne, The Secret Life of Walter Mitty'den bahsederken; "işte MTV'nin filmleri uzun müzik videolarına dönüştürüşü: kesinlikle kötü bir film değildi, hatta gayet beğendim ve bence güzeldi. Ama şu anda filme dair hiçbir şey hatırlamıyorum, oysa filmi bu sabah izlemiştim." diyor. Yani bir müzik videosu estetikliği taşımaya başladı belli bir noktadan sonra filmler, bunun en yakın örneği film notlarımda da bahsettiğim gibi 2013 tarihli Charlie Countryman. Her ne kadar Rosewarne'ın bu söylediğine Walter Mitty'yi izledikten sonra dönüp değinmek istemiş olsam da The Spectacular Now ile de ilişkili olan bir değerlendirme. Çünkü bu tarz filmlerden beklenen çerezlik bir seyirlik olması ve neyi nasıl anlatırsa anlatsın film süresince bir çeşit boş keyif sunması. Bu beklenti sebebiyle bu anlayışı kırmasa da çatlatmış bir film izlenince abartı haliyle geliyor ve The Spectacular Now'ın oturaklı tarzına rağmen bu sebeple ayarı kaçırılarak abartıldığını düşünüyorum. Filmi izlediğimden beri kafamda Wallflower ile denk gittiği için genelde pek taraftarı olmadığım kıyaslamayı yapayım; ondan iyi ve oturaklı bir film, ama gerisi yok. Yani karakterlerin yaşları ve buna bağlı olarak bulundukları ortam değişse de anlatısındaki noktalar tamamen kaybolmayacak olan, belli bir kalıba uyup tipler üzerinde oynamaktan ziyade karakterler yaratıp onlardan bahseden bir film ve bu açıdan önemli, çünkü "coming of age" hikayeleri hep bu sebeple o yaş grubunu aşan bir seyirci grubuyla da buluşuyor bence; en azından benim şahsi beklentim ve bu alttüre hissettiğim yakınlığın sebebi bu. Dolayısıyla böyle bakınca, tür gayet zengin olsa da ticari kaygılarla usanmadan tekrarlanan şeyleri yapmadığı için değerini kazanan ama ötesinde altı pek dolu olmayan bir film. Yani The Spectacular Now, bir nevi yazın yaz olduğu için dondurma yemek gibi: hani dondurmanın gerçekten iyi olup olmadığından çok mevsime göre tadı hep farklı anlaşılır ya, oysa önemli olan kışın yenilen dondurmadan yazdaki rahatlamayı almak değil mi? İşte The Spectacular Now'da bu mevsimsizliğin rahatlaması yok ve mesele benim için yazın iyi dondurma bulmak değil.


gereksiz not olarak; brie larson daha fazla süre aldığı daha fazla filmde oynasın artık. united states of tara'daki karakteri ve craig ferguson'daki geyikleri tekrar tekrar izlemek zorunda bırakmasın insanı.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Ocak 2014 Pazar

Side Effects

Soderbergh emeklilikten bahsetmeye başladıktan sonra neredeyse iki elin parmaklarına denk gelecek kadar film çekti. Bu yüzden de ilk okuduğumda şaşırdığım ve sinemasını seven birisi olarak üzüldüğüm kararını pek umursamamaya başlamıştım. Emeklilik sözcüğüne yeni anlamlar katmış olsa da kendisi, Side Effects gerçekten de vizyona giren son filmi olabilir kendisinin. İçinde olduğu diğer alanlarla ve görünene göre biraz daha fazla TV projeleriyle ilgilenecekmiş. Soderbergh eğer bir geri adım atmazsa Side Effects sonraki yıllarda bu sebeple biraz fazla romantize edilebilir diye düşünüyorum, zira bu kalıbı kullanmaktan hoşlanmıyor olsam da Soderbergh gerçekten hakettiği değeri çok bulamamış bir yönetmen ama zaman içerisinde ticari faaliyetlerle imajını batırmazsa tahmin ediyorum ki günümüz sineması uzaktan değerlendirilirken daha yukarıdaki bir noktada yerini edinecektir.

Side Effects, isminden de anlaşılacağı gibi Emily'nin aldığı ilaçların yan etkileriyle yaşananlara odaklanan bir film. (Aynı zamanda yerli basına neden güvenilemeyeceğinin de bir kanıtı. Çünkü geçtiğimiz yıl David O. Russell'ın Silver Linings Playbook'undan bahseden yerli bir yazar Soderbergh'in Side Effect'ine gönderme yaparak işte aynı filmleri birer ikişer tekrar tekrar çekiyorlar gibisinden bir şeyler söylemişti ve Hollywood ile Amerikan Sinemasına laf atarak sinemadan-anlayan-adam sıfatını haketmişti. Side Effects'i ancak bugün izleyince bir güzel hatırladım kendilerini.) Depresif bir karakter üzerinden öyle ya da böyle depresyonu kendisine kıyı edinmiş olması sebebiyle filmin kasvetli atmosferi çok iyi işliyor. Zaten depresyonda olan kişi gayet mantıklı cümlelerle ne hissettiğini anlatabilecek olsa da hissettiklerinin pek de somut nedenleri olmuyor, dolayısıyla filmin kasvetli yapısı da kıyısında gezindiği bir konuyu daha iyi yansıtabilmesi açısından gayet etkili. Filmin çok soğuk ve dengeli bir tempoda, neredeyse ifadesiz olarak ilerlemesi izleyicinin kendisini ilaç etkisinde hissetmesini sağladığı için konuya duyulan yakınlık-uzaklık da pek önemli olmuyor. Belki bu yüzden Soderbergh'in sinemasında hep "hikaye aslında önemli değil her şey aynı boşlukta" hissine kapılıyorum; ve tabi bu yüzden beğenme sözcüğünü kullanmaktan çekinmiyorum zira beğeniyor olmak bir şeyin "en" ya da "çok iyi" olduğu anlamına gelmiyor. Yakınsadığım için üzerine arada gevezelik edebildiğim tarafı haricinde Side Effects bir suç filmi olma özelliği de gösteriyor; tabi suçu nasıl tanımladığınıza bağlı olarak. Bu yönüyle hikayesinin sınırları dışarısına daha çok çıkıyor film, hatta hikayesine seçtiği şehir dahi bence bunu göstermesi açısından dikkate değer: "almaya" odaklı modern insanların arzuları üzerine çünkü hikaye. Tanımları sisli birçok sözcük isteğin objesine dönüşebiliyor zaman içerisinde ve bu, basitçe "o oldu bu bittiyle" anlatılabiliyor pekala.

Rooney Mara yalnızca bir iki filmle beraber izlemekten keyif aldığım bir oyuncuya dönüştü, Side Effects'teki performansı ve filme ekstra değer katması bu düşüncemin yalnızca kendisinin tuhaf çekiciliği sebebiyle olmadığının göstergesi. Channing Tatum'u dışarıda bırakırsam oyuncular açısından beni rahatsız eden bir şey zaten yok ama Mara'nın performansı ayrıca vurgulanmayı hakediyor. Tatum'daysa kesinlikle benim anlamadığım bir şeyler olmalı çünkü Soderbergh kendisiyle tanışmasını sağladığı için Moneyball'dan kovulmuş olmasını dert etmediğini söylüyor. Açıkçası Tatum yerine korkuluk oynasa dahi çok bir şey farketmezdim ben.

Side Effects, kasvetli atmosferiyle beraber plotun mümkün kıldığı ciddi bir teknik ustalıkla hikayesini ele alan ve biraz aceleye getirilmiş bir film. Seyirciyi ilaç almış gibi hissettirmesiyle eriştiği büyülü özelliği dahi filmin kolay unutulabilirliğini değiştirmiyor. Yani tıpkı akşamüstü insanın içine çöken o sıkıntının aşılışı gibi bir film; artık alışmış olmanın verdiği tedbirli rahatlıkla arkasına yaslanır insan ama orada hala yolunda gitmeyen bir şeyler vardır ve tedbirli rahatlığı aslında erteleme hastalığının bir tezahürüdür, can sıkıntısıysa nasılsın sorusuna verilen cevap gibi üzerinde düşünülmeden tekrarlanması gereken bir kalıp: kimisi çemberin kimisi dörtgenin etrafında dönüp dururken kimisi de dörtgende köşeye gelince geri dönüp volta atmaya başlar. Hal tanıdık olunca bir filmin bu hisse yakın gelmesi bile bence kutlanma sebebi çünkü iddiasız sıradan yalnızca bazen değersizdir.

ilk poster fazla iyi. işte bunlar hep rooney mara ama abartmayalım. gerekeni godard söylemişti zaten zamanında.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Ocak 2014 Cuma

La migliore offerta

 The Best Offer

Giuseppe Tornatore büyük anlatılar diye de nitelendirebileceğimiz epik filmleri seven bir yönetmen. Bu yaklaşıma gizem ögesiyle beraber filmin poster yüzünde hakettiği şekilde yer alabilmeyi ancak belli bir yaştan sonra başarmış olan Geoffrey Rush da eklenince sanki o epik anlatının gerçekleşme şartları bir noktaya kadar tamamlanıyor. Pek alengirli olmayı başaramayan gizemli konusuna rağmen hikayenin filme de biraz tembellik fırsatı sağladığı kesin fakat filmi son haliyle değerlendirdiğimizde bu kesinlikle tempo problemine bahane olamaz. Çünkü kurgu, epik diye nitelenecek bir filmin temel ögelerinden birisi ve La migliore offerta zaten hali hazırda aksak temposunu kurtaracak kadar yapısını inşa edebilmiş bir film değil. İzleyici kendisini anlatıya bırakmak istediği takdirde bile, ki henüz başlangıçta bunu yaptırmayı başarıyor film, daha sonra hikayenin nerede hızlanıp nerede yavaşlayacağını iyi ölçememesi ve geçişlerini ya çok sert ya çok yumuşak yapması film içerisinde muazzam bir dengesizliğe ve dağınıklığa sebebiyet veriyor. Her şey bir kenara, gizem etrafında bir hikaye çevirirken şüphe ilk kez açık bir şekilde hikayenin ortasına ve seyircinin -ki La migliore offerta özelinde röntgenci oluyor- kucağına düşürülecekken bunu bağlayan sekans o zamana kadarki anlatının üzerine çıkılacakları taşıyabilecek incelikte kurulur, oysa La migliore offerta'da Virgil ile Sarah'ın sahnesi öyle beceriksizce kotarılıyor ki anlatı henüz kendini derinleştirecekken kırılıyor.


Ennio Morricone, müziklerini üstlendiği her filme ekstra değer kattığı gibi La migliore offerta'da da yönetmenin anlatıyı daha etkileyici kılabilmesi adına en etkili silahlardan biri oluyor. Fakat film, son zamanlarda "içedönük" insanların popüler kültür ögesi olarak aşırı sömürülmesi modasına uygun biçimde kabuğundan-çıkmaya-çalışan-insanların-aşk-hikayesi olarak görünmeye ve bunu ön plana çıkarmaya fazlasıyla hevesli, bu sebeple Virgil'ın açık arttırmacılığı karakteri ortaya koymak ve onu tanımlayabilmek açısından önem katan, ya da diğer bir ifadeyle Virgil'ı karton olmaktan çıkartan bir yapıdan ötesine gitmiyor. Bunun bilinçli bir tercih olduğu açık ve bence gayet yerinde de, çünkü film sanat tarihinin kıyısından geçen bir anlatıdan ziyade fazlasıyla ilgi çekici olan sanat ve taklit konusu üzerinden bir hikaye kuruyor ve kısa süreliğine İtalya'ya giden turistin sanat tarihi öbeğini duyduğunda bir kıpırdanma hissettiği kadar izleyicinin ağzına bir bal çalıyor, fazlası da alakasız olurdu zaten ve bu sebeple filmin en başarılı olduğu nokta da karakterleri.

La migliore offerta, seyircinin kendisini tamamiyle filme bırakmasına isteyen ama aksak temposunun sebep olduğu sorunlu kurgusuyla bunun karşılığında gerekli geri dönüşü sağlayamayan vasat bir seyirlik. Sanki haftasonunda büyük bir hevesle planlar yapmışsınız da sabah bir türlü yataktan kalkamamışsınız ve kalktıktan sonra da ancak mutfağa kadar gidebilmişsiniz gibi, hakikaten ne var yani dışarıda? Bir de hazır soru-cevapyok kısmına geçmişken araya gayet önemsiz bir şeyi sıkıştırayım, -İngilizce'ye olance sevgimle beraber- İtalya'da geçen bir İtalyan filminde neden istisnasız herkes İngilizce konuşur arkadaş? Tamam mümkündür, tercihe bağlıdır, birçok açıdan kolaylık-rahatlık da sağlar ama başka daha önemli nedeni var mı?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Ocak 2014 Perşembe

Wrong Cops

Quentin Dupieux'nün yeni filmi Wrong Cops için, yönetmenin alışılmış bir olay işleyişine sahip ilk uzun metrajı denilebilir. Önceki filmlerinde de olay örgüsüyle uğraşmıyor olsa dahi filmlerinin dünyasında her şeyin işleyişi öylesine absürtdü ki sanki bilinen bir olay örgüsü yok gibi hissediliyordu filmlerde. Fakat Wrong Cops birçok yönden yönetmenin çizgisine otursa da işte bu/bir farkla diğerlerinden ayrılıyor: kendisi, özellikle kötü olması için uğraşılmış bir polisiye-drama. Böyle bakınca, son dönemde empati ve gerçekliği zorlamaya kasan End of Watch ile belki en yakın tarihlisini örnekleyebileceğimiz filmlerin dahil olduğu ama çoğunlukla TV serileri olarak var olan türle olduğu kadar alıştığımız olay-aksiyon filmleriyle de dalga geçiyor Wrong Cops; bir polisin vurduğu adamı ortadan kaldırmaya çalışan birkaç "yoldan çıkmış" polisi konu ediniyor. Bu muzip bakış açısı ilgi çekici tabi ki ama filmin kötü olmak için resmen varını yoğunu ortaya koymasıyla Dupieux de en kötü filmini çekmiş olmuş, belki muradına ermiştir.

Dönüp bakıldığında kendisini aşırı ciddiye alan kötü filmlerden değil Wrong Cops, kendisini dahi umursamayan ve iyi olmak gibi bir iddiası olmayan bir film. Dupieux'yle henüz tanışmamış olanlar için kesinlikle ilk film olmaması gereken, ama yönetmeni bir şekilde takip edenler için çayın/biranın yanında güldüren çerez niyetine izlenecek bir film. Yani tüm o grotesk yapısına rağmen mübalağaların gerisinde çok ufak, bağırmayan bir mizahi yönü de var Dupieux'nün ve Wrong Cops da kendisinin bu tarzıyla tanımlanabilir, dolayısıyla Dupieux'nün çekeceği en kötü film dahi izlerken baygınlık getiren ya da dalga geçip durmaktan insanın kendini alamadığı filmler gibi olamaz. Ama buna rağmen, şimdilerde yeni filmi Realite'nin kurgusu üzerinde çalıştığını söylese de ben artık bir NONFILM daha çıkmayacağını düşünmeye başladım, bu da kendisini takip eden bir sinemaseverin döner-sandalye-üzeri-gözlemidir.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses