29 Aralık 2013 Pazar

La vie d'Adèle

Blue is the Warmest Color

Cannes'da ödül aldığından beri en çok konuşulan filmlerden biri oldu La vie d'Adèle. Bunun öncelikli sebebi filmin kendisi olsa ve cüretkar seks sahneleri neredeyse hep olduğu gibi işin kendisinden çok ilgi çekip konuşulsa da sonrasında oyuncular ile yönetmenin medya üzerinden açık atışmaları filmin "sansasyonelliğini" başka boyutlara taşıdı. The Daily Beast'e ortak röportaj veren Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux'nun Kechiche ile bir daha çalışmayacaklarını ekleyerek seks sahnelerinin 10 gün boyunca koreografi olmadan çekilmesi, 2 ay olması beklenen çekim takviminin 5 buçuk aya yayılması gibi çekimlerde duydukları rahatsızlıktan bahsetmesine Kechiche Los Angeles'da yaptığı bir röportajda sert çıkıp "ortaya böylesine bir eser çıkarmışken süreçte çekilen sıkıntılardan bahsetmenin ne kadar nahoş olduğundan" ve Seydoux'nun zengin/güçlü bir aileden gelmesinden bahsederek karşılık vermişti. Daha sonra Fransız dergisi Telerama'ya film henüz gösterime girmeden böyle bir tartışma yaşanmasının seyirci beklentisini manipüle ettiği ve filme gölge düşürdüğünü söyleyerek Seydoux değiştirilmeden filmin gösterime girmemesi gerektiğini söyledi, ardından New York Film Festivali sırasında Indiewire'a ise aslında bunu kastetmediğini ve Exarchopoulos ile konuştuğunu ve onun da ortaya yansıdığı biçimde bir şey söylemek istememiş olduğunu fakat Seydoux'nun Cannes'da çok mutlu olduğu, kendisine hep teşekkür ettiği ardından kendisine zarar vermesi için kafasının karıştırıldığı ve "opportunist" Seydoux'nun da bu "komploda" yer aldığı falan gibi şeyler söyledi. Sonra tartışma Seydoux ve Kechiche itişmesine döndü ve birinin diğerine "sapkın sahtekar", ötekinin diğerine "şımartılmış ukala çocuk" demesiyle Kechiche mahkemeye gideceğini yazdı bir Fransız sitesinde. Ben süreci özetlemeye çalışırken yoruldum açıkçası ama işin ilginci bu süreçte en oturaklı röportajı filmin bence asıl yıldızı olan 20 yaşındaki Adèle Exarchopoulos'un Toronto Film Festivali sırasında vermesi.

Dökük saçık gelişen bu tartışmayı film üzerine notlarım arasında böyle uzunca özetlememin sebebi, bu tartışma filme fazlasıyla zarar vermiş ve veriyor olmasına rağmen başrol oyuncularından biri ve yönetmenin ısrarla, fütursuzca ve olanca agresiflikleriyle birbirlerine saldırmaya devam etmesi. İşte filmdeki olağanüstü performansının yanı sıra bir de bu sebeple bu film bence asıl Adèle Exarchopoulos'un filmi, ve bunu söylediğim zemini anlatabilmek adına da bu tartışmadan bahsetmem gerekiyordu bence.


Uluslararası ismi çizgi romanın orijinal ismiyle paralel ve Türkçe'ye de aynen çevirilmiş olan Mavi En Sıcak Renktir yani Blue is the Warmest Color olsa da filmin orijinal ismi La vie d'Adèle, yani Adele'in Yaşamı. Ve uluslararası ismi daha estetik dursa da Fransızcasında filmin ana karakterinin ismini taşıması benim daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü filmin alt başlığında da belirttiği gibi tutkulu bir aşk hikayesinden çok Adele'in yaşamının bölümlerini izliyoruz ve izlediğimiz kadarı ikiye ayrılırken filmin odaklandığı aşk ve cinsel tutkuysa geçiş dönemini oluşturuyor. Çok etkili kullanılan yemek sekanslarıyla hikaye seyri belirlenirken Kechiche'in Exarchopoulos'u sürekli ve yakın çekimle takip etmesi en ufak mimiklerle karakterin ruh halini yansıtmayı başaran Exarchopoulos'un performansını daha ön plana çıkardığı kadar anlatıya da farklı bir derinlik katıyor. Cannes'da bu sene Steven Spielberg başkanlığındaki jüri festival tarihinde ilk kez Altın Palmiye'yi sadece yönetmene değil oyunculara da verince açıkçası garipsemiştim ama filmi izledikten sonra Exarchopoulos'un bunu ne kadar hakettiğini daha iyi anladım. Bunda tabi filmin Adele'in perspektifinde ve dolayısıyla tarafında ilerlemesinin de payı var. Ama Emma ile kurulan bir nevi karşı-sembol de Adele'in anlaşılmasında ve onunla bağ kurulmasında ekstra katkı sağlıyor- ki sembolleşmeye ve "o"nun yaratılmasındaki iz açısından önemi sebebiyle mavi saçları bence Emma kadar önemli.


La vie d'Adèle, aşk olduğu kadar bir yaşam kurmaya ve kendini gerçeklemeye dair, parktaki Sartre sohbeti kadar ortada ve samimi bir film. Fakat bu övgüde benim asıl odağım serbest bir uyarlamaya sebebiyet veren çizgi romanın yani asıl hikayenin yaratıcısı Julie Maroh ile filmi yüzeysellik ve ağlaklıktan çıkartan performansıyla Adèle Exarchopoulos. Çünkü çekimlerde ne istediğine dair çok da fikri olmadığı anlaşılan Kechiche filmin 3 saatlik süresini düzgün kullanamadığı gibi seks sahnelerini filme katkı yapabileceğinin ötesinde uzun tutmuş. 03/01/14> Yine de hakkında söylenebilecek hiçbir olumsuz şey, kendisinin yılın en iyilerinden biri olduğu gerçeğini değiştiremez. Hatta yılın en iyilerinden demekten ziyade, bu yıl kendisi hakkındaki tüm övgüleri ve üzerine yapılmış tüm güzellemeleri sonuna kadar hakeden ender filmlerinden biri demek daha doğru olur. Çünkü 2013 sinema için güzel bir yıl olsa dahi bir şeyi beğenmemeyi mazeret sananlar gibi abartı da her zaman birçok şeyin parçası oluyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Aralık 2013 Cumartesi

Fruitvale Station


Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor; Fruitvale Station çeşitli kurmaca sahnelerle örülü bir film olmasından öte Oscar Grant'ın Oakland polisi tarafından öldürülmesini konu ediniyor ve aslında filme değerini de bu katıyor. Aynı zamanda birçok eyleme de sebep olan olayı kısaca özetlemek gerekirse; 2009'un ilk saatlerinde tren istasyonundaki ufak bir kavgadan sonra istasyonda görevli polisler geride kalan siyahilere "müdahale ederken" aşırı güç uyguluyor ve dolayısıyla olayın muhattapları tarafından tepki alıyor. Bunun üzerine zaten duvarın dibine çekip oturtmuş oldukları insanları gözaltına almaya çalışırken de buna direnen Grant'ı bir memur sırtından bastırarak yere yatırıyor. Hali hazırda yüzüstü yere yapıştırıldığı ve sırtından üzerine bastırıldığı yani normlara göre "etkisiz hale getirilmiş" olmasına rağmen Johannes Mehserle isimli diğer bir polis silahını çekip Grant'i vuruyor. Öncelikle birinci dereceden cinayetle yargılanan Mehserle, daha sonra elektroşok tabancası ile silahını karıştırdığını söylemesiyle tamamen beyaz bir jüri tarafından taksirle öldürmeden yani istemeden ölüme sebebiyet vermeden suçlu bulunup 2 yıl hapis cezası alıyor ve 11 aydan sonra cezaevinden çıkıyor.

Artık demokrasiden çok plütokrasiden söz edebileceğimiz zamanlar olduğu için Grant örneğinde olduğu gibi ailenin tazminat almasını yeterli gören hatta adalet istemiyle protestolar devam ettikçe ödenen tazminattan bahseden zihniyetler olması olası. Mesela Forbes dergisi de filmde kurmaca olan köpek sahnesine ve Grant'ın düşük ölçekli bir suçlu olmasının üzerine gidilmemesine takmış. Yani "Grant bölgedeki en kötü adam bile olsa elbette bu şekilde ölmemeliydi ve filmin her insan yaşamının özel olduğu vurgusu güzel" diye belirtiyor Kyle Smith fakat filmin Oscar beklentisiyle seyircinin sempatisine oynadığını söylerek filme karşı saldırgan bir tavır alıyor. Bir de Mehserle'ün zaten mahkeme tarafından verilen cezayı çektiğini ekliyor ve "o sabah bugün bir siyahi öldüreceğim diye uyanan ırkçı bir polis olsa bile bunu o kadar insanın gözü önünde mi yapar" şeklinde spekülatif bir soru soruyor. Ama film dışı bu ögelerle filmi eleştirip tüm bunları belirtirken, Mehserle'ün elektroşok tabancası ile silahının belinin iki farklı tarafında bulunduğu gerçeğinin mahkemede dile getirildiğini atlıyor. Öncelikle tekrar tekrar belirtmeli ki bu bir belgesel değil, fakat daha önemlisi gerçek üzerine kurulu bir film olarak hikayesinin dramatik ağırlığını da kurmaca birkaç bölüm üzerinden yürütmüyor; filmin neredeyse tüm ağırlığını zaten üzerine kurulduğu gerçek olayın yaşandığı ve video kayıtlarından da olayın bizzat kendisinin görüleceği final bölümü oluşturuyor. Oscar hevesiyle yapılan pazarlamadan rahatsızsa Smith bunu anlarım, ama bunun hedefi film değil agresif pazarlama politikalarıyla ünlü yapımcı Harvey Weinstein'dır, ki Smith zaten bu konunun üzerinde pek durmuyor.  


Eğer filmin kendisine dönersek; filmin finalindeki hastane sekansı bence gereksiz, yani istasyondan çıkan ambulans sonrası ekranın kararması bence anlatıyı çok daha kuvvetli kılardı ama melodram efektli hastane sahneleri rahatsız edici olmasa da anlatıyı sündürdü. Bunun ötesinde henüz ilk uzun metrajında böyle bir yükün altına giren Ryan Coogler, adalet arayışı sonuçlanmamış bir hikayenin arkasında ve biraz da ona dayanarak önemli bir film çıkarmış. Senenin iyilerinden, ama duygusal yönü ve gerçeklikteki öfke sebebiyle filmi abartmamalı.

Adalet arayışı yaşadığımız yer dolayısıyla yabancı olunan bir tamlama değil ama düşününce mesela böyle bir olayda adalet sonradan gelir mi? Yani Mehserle daha çok ceza almalı belki de ama kalan ömrünü cezaevinde geçirse dahi bu olay çözülmüş mü olacak? Cezaevlerinin amaç ve işlevleriyle suç diye tanımlanan eylemlere karşılık çözüm getirip getiremeyeceklerini bir yana bırakırsak; bu olayda bireysel suçlular mevcut durumdaki "ideal cezaları" almalılar evet, ama öyle olsa bile her şey çözümlenmiş olmayacak. İşte bence tüm hikayenin asıl etkileyiciliği burada, çünkü tekil olduğu kadar pek çok farklı noktayı ve soruyu göz önüne serebildiği için Oscar Grant'ın öldürülmesine odaklanan bir film önemli. Peki ama yaşadığımız ülkede tek tek isim hatırlatmak mümkün müdür?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Aralık 2013 Cuma

This Is Martin Bonner


Yakın zamanda Maryland'den Reno'ya taşınan ana karakterinden ismini alıyor This Is Martin Bonner. Günlük yaşamda her şeyin iş olduğu ve yaşamın kendisinin artık bir nevi pazarlanacak nesne halini almasına alıştığımız bir zamanda Maryland'deyken bir kilisenin iş yönetmenliğini yapan Bonner, Reno'daysa cezaevinden çıkmaya yakın olan mahkumlara kilisenin önerdiği tinsel yeniden doğuş programının koordinatörlüğünü üstleniyor. Ortak noktaları sınırlı olsa da düz bakınca Thomas McCarthy'nin 2007 yapımı The Visitor'ını anımsattı bana film. Henüz Six Feet Under'ı dahi izlemeden hayran kalmıştım Richard Jenkins'e McCarthy'nin filmiyle ve kendisinin ön planda olduğu ender filmlerden biri olduğu için de bende özel bir yer etmişti. Ona benzer bir yalın oyunculuk performansı da This Is Martin Bonner için geçerli. Tabi yalnızca Paul Eenhoorn için değil Richmond Arquette için de kuruyorum bu cümleyi.

Yönetmen ve senarist Chad Hartigan, Bonner'ın yaş grubuna genelde "gençlik hevesini tekrar bulması gereken bir grup" gibi yaklaşılmasını aşağılayıcı bulduğunu söylüyor. Buna katılmakla beraber, bu bakış açısının yalnızca belli bir yaş grubuna yönelik olduğunu düşünmüyorum, bence bu çoğunlukla herkesin tepesinde sallandırılan bir değerlendirme biçimi. Hartigan bu sebeple Bonner'ı bu değerlendirmede yer edilemeyecek şekilde kurguladığını söylüyor; yani yaşama dönük bir çabası olsa dahi saldırmayan bir karakter izliyoruz, ki bu çabanın görünürlüğü ve dolayısıyla biçimleri sebebiyle belki böyle hadsiz bir değerlendirme de söz konusu olabilir. Ek olarak bu anlatım ve bakış açısından mekan seçimi de bence önemli, çünkü Reno çoğunlukla kumarhaneleriyle ünlü bir "geçerken uğrama" şehri. Yani karakterlerle yaşamlarını kurdukları şehrin, o şehrin genel algıdaki yeriyle nükteli bir bağ söz konusu.
 
Sakin, hafif soğuk ve izleyicisiyle zarif bir sohbet kuran o yoğunluklu bağımsız filmlerden biri This Is Martin Bonner, yılın sessiz sakin duran ama etkileyici filmlerinden birisi. Aşırganlığınız da bir yere kadar sevgili değerlendirmenler, bakın kelime(ler) bile türettim artık.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Aralık 2013 Salı

(The Necessary Death of) Charlie Countryman


Annesinin ölümü üzerine Bükreş'e seyahate çıkan Charlie'nin Rumen çellist Gabi'yle olan ilişkisini anlatan The Necessary Death of Charlie Countryman, sürükleyici ve bağlayıcı bir ilk otuz dakikadan sonra yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Yani teknik olarak öyle olmasa da, sanki bir polisiye dizinin "cold open" sekansıymış gibi başlıyor film ve uçak sekansıyla beraber hikaye yavaş yavaş seyrini bulacakmış gibi geliyor. Aynı umut, filmin aksamalarına rağmen toplamda otuz dakika civarına gelen süre içerisinde devam ediyor, vasat da olsa güzel bir seyirlik olacak gibi hissettiriyor film. Fakat işlemeyen bir olay örgüsü, zaman geçtikçe eklenen boş karakterler, kötü yazılmış sırıtan diyaloglar ve yanlış oyuncu seçimleriyle The Necessary Death of Charlie Countryman lüzumsuz bir prova filmine dönüşüyor; sanki sadece film çekilmek istenmiş de ortada çekilecek bir şey yokmuş gibi.


Herhangi bir filmini sadece kendisi için oturup izleyebileceğim Evan Rachel Wood Gabi rolünde çok sırıtıyor. Benzer şekilde Mads Mikkelsen de Nigel rolüne bir türlü oturamıyor, ortada öyle boş boş gezen bir karaktere dönüşüyor. Gerçi Mads Mikkelsen'i böylesine kötü bir aktörmüşçesine gösterebilmek de ayrı bir başarı. Bir de ana karakterler içerisinde benim için şaşırtıcı biçimde işleyen tek oyuncu olan Shia LaBeouf'un yerine de Zac Efron ile anlaşılmış bir ara ama sonra LaBeouf geri dönmüş projeye, yani tüm yapım ekibi bayağı deneysel bir işe kalkışacakken son anda düz film çeksek ya lan diye vazgeçti herhalde. Çünkü bu yanlış oyuncu seçimleriyle beraber filmin zaten kötü yazılmış diyalogları iyice rahatsız edici oluyor. Tabi bunların hepsinde filmin Fredrik Bond'in ilk uzun metrajının olmasının da etkisi var zira kendisi reklam ve video klip geçmişinin etkisinden pek çıkamamış bence.

LaBeouf'un filmdeki bir bölümde ortaya daha gerçekçi bir performans koyabilmek için LSD almasını çarpıtıp yorumlarsam, başrol oyuncusunun dahi hapla dayandığı bir film The Necessary Death of Charlie Countryman, bana bakmayın ben Evan Rachel Wood'u izledim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Aralık 2013 Pazar

The World's End


Neden artık eskisi kadar güzel stüdyo filmleri çıkmıyor? Mesela neden '70'lerin Amerikan sinemasının hep özel bir yeri var da o filmlerin ruhuna bugün ancak küçük bütçeli butik yapımlar yaklaşabiliyor? Ya da ne bileyim, orta çağa dair anlatılar hangi formatta olursa olsun neden hep çok ilgi çekiyor? Tutkusunu bulmuş olması sayesinde önüne gelen her dosyayı sonuçlandırmak haricinde başka hiçbir şeyi umursamayan dedektifler ve onların varyasyonlarının hafif karanlık hikayeleri neden hep bir biçimde ilgi çekici oluyor? Çok daha fazla soru sıralanabilir ama belki de son noktası "futboldan beyzbola rekabetçi sporlar neden bu kadar popüler ve aşırı bağlı taraftarları var?" olabilir. İşte bunların cevabını Britanyalı bir komedi filmi verebilir. Tabi bu cevap tıpkı haber sitelerine girdiğinizde doğrudan, çok açık bir soruyla kurulmuş başlığa cevabı öğrenmek amacıyla tıkladığınızda içeriğin aslında o soruya cevap bir kenara, soruya yetersiz de olsa bir cevap olma niteliği taşımayacak kelime yığınlarından -evet, genelde cümle de kuramıyorlar- oluşması gibi gelebilir ilk anda. Ama bu, soruların kendileri kadar doğrudan cevapları olmadığıyla da soruların yanlış sorulduğuyla da açıklanabilir. Gerçek şu ki, iyi kurulmuş basit bir hikaye gün içerisinde insanın canını sıkan tüm sorulara dolaylı da olsa cevaplar verebilir. Hele The World's End gibi altmetinleri de kuvvetliyse.


Bilimkurgu sosuyla Doktorsuz ama "doktorumsulu" bir Doctor Who bölümü gibi gözüken The World's End keyifli bir seyirlik. Yani özgürlük temalı basit diyalogları veya robotlar üzerinden kurduğu karşı anlatısı sebebiyle filmi olduğundan daha sofistike göstermek gibi bir çabam yok. Fakat Gary King karakteri temsil ettikleriyle zaten seyirciye üzerinde uğraşılacak bir yol açıyor, yani The World's End'in diğer seyirliklerden farkı seyirci üzerindeki etkisi kendisiyle beraber sonlanmıyor veya üzerine kurulu olduğu imajları çok iyi kullanmasıyla eğlenceliğinin ötesinde yer eden bir filme dönüşmüyor. Tabi sofistike sözcüğüne "yapmacık" anlamını ekleyen bir kurumun kurallarını koyduğu bir dille ve dilde konuşuyor olunca lüzumsuz açıklamaların sonu da yok; belki The World's End üzerine notlarımın filmle uzak bağlantılı gibi olmasında son birkaç gündür resmi olarak bu kadar açık biçimde ne kadar değersiz olduğumuzun yüzümüze vurulmasının da etkisi olmuş olabilir, ama The World's End'in, sürükleyiciliğiyle izlettirirken zihni kendi kurduklarının dışındaki çemberlere de ittiren bir film olduğu da bir gerçek. Gerçi sonuçta herkes filmi izlerken Gary King'e sempati duyabilir ama The King olanca rahatıyla ne kadar gerçeğe oturabilir; orası ziyadesiyle şüpheli ve benim filmden çok uzaklaştığımın düşünülebilecek olma sebebi.

Tüm her şey bir kenara, son yılların komedi filmi anlamında en başarılı yapımlardan biri The World's End; Leigh'in Career Girls'ünden b-movie bilim kurgulara kadar birçok farklı ögenin içinde görülebileceği ama en önemlisi sönmüş kitchen sink realism anımsatmalarıyla bende yer eden, beklentilerimin çok üzerinde parlak bir film.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Aralık 2013 Cuma

White Reindeer


White Reindeer, noel öncesi eşini kaybeden Suzanne'in Virginia'nın banliyösünde noel gününe kadar yaşamını toparlamaya çalışışını konu ediniyor. Fazla iddialı olmadan, tatil-dönemi-filmlerine aynı noel dönemi için tersten yaklaşımıyla ilgi çekici bir film olsa da, Suzanne'in -yasın en garip yönü olan- hem reddetme hem yıkılma dönemi gibi bir film White Reindeer. Yani resmen sevmeye çabalasam da bir noktadan sonra izlemek dahi istemediğim bir abartı-umursamazlık döngüsünde ilerliyor. Temposunun ağırlığı ya da aksıyor olması değil, direkt kestirmeleri alarak gitmeye çalışışı bir problem yaratıyor çünkü anlatılacak bir şey olmadan çekimlerine başlanmış gibi bir havası var filmin. Bir iki ay kadar önce varlığından haberdar olunca heyecanlandıran White Reindeer bu sebeplerle benim için yılın hayal kırıklıklarından biri oldu. Yani "orman ne güzel ah ne güzel" değil durum, onu bir bildireyim dedim.

 sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Aralık 2013 Perşembe

Sightseers

Chris ve sevgilisi Tina'nın beraber çıktıkları karavan yolculuğunda çiftin günlerinin sıkıcı bölümlerini de beraberce geçirmeleri sonucunda birbirlerini daha yakından tanımalarını konu ediniyor film. Bir suç filmi için gayet uygun bir tempoda ilerlemesi ve filmin bu odak temasının benim gibi severlerini şımartırcasına sıradan ama estetik işlenen sekanslarıyla, ilk anda yavan olarak nitelendirilebilecek olsa da aslında bağırmayan ve yerli yerinde bir anlatı kuruyor Sightseers. Bu açıdan bakınca filmin posterinde yer alan tagline, yani slogan da daha çok anlam kazanıyor: katiller hiç bu kadar ortalama olmamıştı.

Dallanıp budaklanmayan bir film olmasının avantajını bu açıdan kullanmış olsa dahi, açılış sekansının filmin en iyi bölümlerinden biri olduğunu not düşmeliyim. Çünkü oldukça kısa bir sürede hem karakterler tanıtılıyor, hem o karakterlerin ilişkileri kısaca kuruluyor hem de bunlar haricinde tüm film süresince bilinmesi gereken asli karakteristik özellikler sergileniyor, ve ardından Tainted Love eşliğinde yumuşak ama etkileyici bir geçiş yapılıyor. Tüm bunlar ideal bir film başlangıcı için söylenebilecek şeyler elbette ama kotarılışı gerçekten takdir edilesi.

Son tahlilde Sightseers tam akşamüstü gibi bir seyirlik. Gün batımı gibi izleniyor, hatta hoşça, keyifle izleniyor ama bu insan eyleminin tam anlamıyla bir nedeni olduğundan fazlasıyla şüpheliyim; alkışlayanları akıl sağlığı açısından bir kenara alırsak, sanırım akışın bazen uyuşturucu etkisi diye açıklayabiliriz.

O değil de Ada'dan son birkaç yıldır ne güzel suç filmi ve mizah çıkıyor arkadaş.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

18 Aralık 2013 Çarşamba

Spring Breakers



Film çekim aşamasındayken üzerine çıkan haberleri açıkçası görmezden geliyordum, çünkü sürekli internette dolanan set fotoğraflarıyla kendi halindeki yönetmen Harmony Korine'in yeni filminin aşırı biçimde pazarlandığı, yani filmin tam bir hype ile örüldüğü fikrindeydim. Sonra filmin Sight & Sound'un Mayıs sayısında kapak konusu olmasıyla Spring Breakers benim de radarıma girmiş oldu, fakat izlemek için aceleye gerek olmadığını düşündüm. Şimdi yılın en sevdiğim dönemlerinden birinin ortalarında, yılın sonu olması sebebiyle saçma sapan bir sürü liste yayımlanırken Spring Breakers da çeşitli listelerde yer alıp bunun karşılığında birçok agresif tepkiye de sebep olduğu için merakım iyice arttı filme karşı. Tabi bu liste olayı acayip ve lüzumsuzca abartılan bir şey, şahsen gördüğümde göz atıyorum çoğuna, özellikle de yılın filmlerini kendince belirleyenlere. Ama ben merak ettiğim için bakıyorum, bundan fazla bir anlamı da pek yok benim için. Mesela bu konuda Elif Batuman'ın The New Yorker'daki "Yıl sonu listelerini sevmemizin 8 sebebi" başlıklı ironik listesi çok hoşuma gitti. Hayır, listelere karşı bir düşmanlığım yok da nedir bu listeleri aşırı ciddiye alma hali, anlamlandıramıyorum.


Spring Breakers, isminin de belirttiği üzere dört üniversite öğrencisinin bahar tatiline odaklanıyor. Tabi belli bir noktadan sonra American Pie'lar ve Britney Spears'ı kronolojik bir kaygı taşımadan sembolleri sayabileceğimiz olgularla beslenmiş/doymuş dünya için bu fazlasıyla klişe bir konu. Ama Oscar sezonuyla beraber tahminlerde en çok kurulan "kurgu kategorisi-en iyi film" ilişkisinin film formuna bürünmüş hali Spring Breakers; yani Malick'i anımsatan bir tarz ve kurguyla böyle bir sinopsisden yılın en iyi filmlerinden biri ortaya çıkmış.



İmge kullanımı bazen boğacak kadar yoğun olsa da hepsi aslında hep aynı noktaya çıkıyor: erk. Bu erki gayet nazik yeriş biçimiyse fazla genel bir çerçevede ilerliyor, yani algıların oluşum ve yerleştiriliş biçiminde nasıl hep bir gizli özne olarak "onlar" varsa, bu bulanıklık sebebiyle algılanış biçiminde de suçlu aramaya kalkışmıyor film. Tabi bu, konunun çöp doğasının filme yansımasına engel değil, aksine filme beraberce katkıda bulunuyorlar. Bu sene benzer bir kuşak eleştirisi üzerine kurulan Sofia Coppola'nın The Bling Ring'inde de "birisi olmayı" farklı ve yanlış algılama söz konusuydu. Ama bence bunu dile getirmekten ziyade esas soru "niye?" olmalı. The Bling Ring bunu televizyona yani MTV kültürüne ve internet kullanımının standartlaşmasıyla beraber onun daha da vahşileşmiş versiyonlarına bağlıyordu, Spring Breakers ise kaynağın bulanıklığına uygun düşecek biçimde ortaya bir hedef koymuyor ve konuya biraz daha karakterlerin varoluşsal problemleriymiş gibi yaklaşıyor. Bu ayrıma rağmen iki film de bir noktada "iyi" sözcüğü ve varyasyonları üzerine oynayarak karakterizasyonunu sağlamlaştırıyor. Fakat Spring Breakers'ın kesinlikle çok daha iyi olduğu şey nasıl yaşanması gerektiği üzerindeki genel algıyı zorluyor olması. Yani bugüne kadar hep bir idealizasyonla anlatılan öğrencilerin tatil hikayeleri ve grup-arkadaşlık algısı bazen Alien dışında neredeyse tüm karakterlerin "iyi bir insan olma" lafları gibi somut olarak -ki Alien'ın karakter olarak önemi burada kontrastı oluşturması açısından daha da artıyor- bazen de bahar tatiline çıkma, o "kasaba"dan kaçma gibi isteklerin dile getirilişiyle daha soyut olarak yeriliyor. Faith'in de karakter olarak işlenişi hem bu yergiyi derinleştirebilmek adına önemli bir yer tutuyor hem de sanki karakterle film, hicvinde muhafazakar bakış açısıyla karıştırılmak istemiyor oluşunun vurgusunu yapıyor.

Sonuç olarak Spring Breakers eleştirmenlerden ziyade seyirciden aldığı aşırı olumsuz tepkiye rağmen bu yıldan geriye kalacak parlak filmlerden birisi, çünkü benim de dahil olduğum '90 ve sonrası kuşaklar ile hem onlara dair algının hem de onların algısının üzerinden daha geniş çerçeveye yayılan ama kuşak filmi diye nitelendirilmemesi gereken bir günümüz yergisi. Zaten komedi ve gençlik filmi kisvesiyle iyice cılkı çıkartılmış bir konuyu kurgu marifetiyle ilgi çekici hale getirebilmiş olması bile başlı başına takdir sebebi.

not: alternatif posterler mi bilmiyorum ama yukarıda çift olarak yer alan poster aslında film özelindeki simgeselliği somutlaştırıyor, hani hala filmin çok amaçsız olduğunu söyleyen veya disney oyuncuları sebebiyle gülünç duruma düştüğünü düşünen varsa zaten filmin biraz da onlar etrafında kurulu olduğunu o afişler güzelce göstermiş. ama tabi benim favorim ilk afiş.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

17 Aralık 2013 Salı

Oh Boy


Neden çırpınıyorsun ki? Hayır, gerçekten? Patinaj çekmekten neden böylesine bir zevk alıyor herkes? Sen de sizle karışıyor hitapda ama bazen haklı oluyor işte böyle insan. Belki anlaşılamıyor bir şekilde, belki fazla basit, belki de tamamen farklı bir sebeple; yine de garip gelişim dönemi hikayeleriyle bu kadar karıştırması insanların. Hani "coming of age" diye nitelenen o tema çok özeldir insanların günlük yaşamda ona denk gelen ifadeleri kullanım biçiminin aksine, belki bu örnek başlı başına açıklıyor da olabilir durumu. Ama mümkünlüğü bilmek gerek; hele bir dönemin coşku simgesi swastikaların bu derece tepki çekebildiği bir Berlin zamanındaysa hikaye, belki yerinden oynatmaz ama ufacık bir sarsıntı da yaratmaz mı filmler?


Niko üniversiteyi bırakmış Berlin'de kendince yaşarken dahil oluyoruz yaşamının pekçe kısa ama özet sunabilen bir bölümüne. Sigarası hep olsa da hiç ateşi yok Niko'nun, tesadüf o ki yaşamına dair en büyük arzusuysa kahve içebilmek. Yani dönemin ruhu değişmiş, dolanan hayelet artık Travis Bickle'ın fakat şimdi her kıta üzerinde. Hemen hayalet kısmına girdim çünkü Frances Ha'nın Alman kardeşi gibi Oh Boy, tabi Avrupa'dan göçü bir yıl kadar sürmüş eskinin şartlarıyla, yapım yılları farklı yani. Frances Ha'nın ilk göze çarpan atfı Fransız sinemasınayken, Oh Boy'un kendi kıtasını pas geçerek Yeni Dünya'ya gitmesiyse benim çok hoşuma giden bir durum; her hasta başka bir yerde acısını dindirmeye çalışıyor yani Baudelaire'i hep olduğu gibi hatırlarsam.


Film boyunca Niko'nun çatışmaları ve dalgayla kavga etmeyişi, nerede olduğu söylenemese de nerede olmadığını söyleyebilmek adına çok iyi resmedilmiş. Yani karakter yapısına da uygun olarak ortalıkta öylesine gezen bir boş portre izlemiyoruz ve zaten filmin hem anlatısını hem de kendisini özelleştiren şey bu oluyor. Çünkü sadece sigara ve kahve detayları bile Niko karakterini sağlam bir temele oturtmaya yetecekken çevresiyle olan çatışmasının da farklı özne ve nesneler dahilinde anlatımı Oh Boy'un böylesine naif ve güzel bir karakter filmi olmasını sağlıyor. Filmde gereksiz duran en ufak bir şeyin olmaması bir yana, tıpkı çocukların geometrik şekilleri doğru boşluklardan geçirmeye çalıştığı o oyun gibi, her şeyin bir noktada yerli yerine oturduğu, her detayın bağlamına anlam kattığı bir film Oh Boy; ve tabi yılın en iyilerinden.

jazz eşliğinde, kontrast ayarı yüksek ama ondan bağımsız siyah-beyaz bir yaşama;
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,      

9 Aralık 2013 Pazartesi

What a Way to Go!

What a Way to Go! için, kıyısından da olsa Throue'nun "basitleştir, basitleştir, basitleştir" felsefesi etrafında gelişen, zaman zaman parodiye kaçan romantik komedi koleksiyonu kılığında bir kara komedi denilebilinir.

Louisa'nın vergi departmanına (IRS) para bağışlamaya kalkmasıyla beraber bir psikiyatriste gönderilmesi üzerinden evliliklerini anlatışıyla izliyoruz filmi. Günümüz seyircisi olarak parodilerden bıkkınlık geldiği, hatta parodilerin film formunun neredeyse artık en alt katında kendine yer bulduğunu düşündüğüm için What a Way to Go'nun "Amerikan rüyası ve diğerleri" konusunu alaya alma tavrı, hele yapım yılının getirdiği abartılar da eklenince zaman zaman rahatsız edici olabiliyor, ama aksine çok da güldürebiliyor. Filmin segmentlere ayrılması ve her segmentin kendi içerisinde parodiler barındırıp dokundurmalarla dolu olmasından ziyade, film bir bütün olarak bir kara komedi denilebilir (tabi şahsen havasını güzelleştirmekten ziyade filmi suya batırdığını düşündüğüm finaldeki mecburi manevrayı gözardı ettiğimde böyle söyleyebiliyorum.) ki bu da kendisinin duruşunu ve değerlendirilme şeklini değiştirme gücüne sahip çok önemli bir özellik, zira TV skeçlerini toplayıp sinema filmine dönüştürmekten bahsetmiyoruz burada.

What a Way to Go!, Hollywood'un en ilgi çekici aktrislerinden ve gençliğinde dünyanın en güzel kadınlarından olan Shirley MacLaine'in sunduğu ve sırasıyla Dean Martin ya da The King of Cool, Dick Van Dyke, gelmiş geçmiş en iyi aktör Paul Newman, etkileyiciğine ortak olabilecek bir insanın zor bulunacağı en yetenekli oyunculardan Robert Mitchum ve Gene Kelly'nin konuk olduğu hafif kara mizah soslu bir eğlence programı gibi bir film, yani tanımlaması zor değil. Ayrıca bu posterle sinema tarihinin en dürüst afişlerinden birine sahip filmlerden biri, ne izleneceği baştan sona orada. Evet, poster yazıları dahil.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

8 Aralık 2013 Pazar

Wrong (ve ondan hareketle Quentin Dupieux)

2010'da Quentin Dupieux'nun Rubber'ı ilgimi çekmişti ama bir türlü oturup da izlememiştim. Yakın zamanda Sebastian Tellier'in yeni albümünü dinleyip hayran olmamla beraber yaptığı diğer işlere de bakayım deyince Dupieux'nun Nonfilm'inde oynadığını farkettim, Tabi bu kadar yönlenmeden sonra Dupieux izlemeye başlamam şart olmuştu. 48 dakikalık, teknik olarak orta metraj olsa da film kullanımının neredeyse bitmesi sebebiyle kavramlar karıştığı için kısa metraj olarak tabir edilen Nonfilm, izlediğim en iyi filmlerden biriydi. İşte bunun etkisiyle başladım Wrong'u izlemeye, yani fazlasıyla olumlu düşünerek.

Wrong, Dupieux'nun absürd tarzına uygun olarak, sabah uyandığında köpeği Paul'un kaybolduğunu farkeden Dolph'un, Paul'u bulmak için uğraşı ve o süreçte diğer yaşadıklarını konu ediniyor. Tabi "konu edinmek" öbeği bir Dupieux filmi için ne kadar kullanılabilirse o kadar.


 Baştan sona ekranın odağında olmayacak kadar ufak detaylarla güldüren bir film Wrong. Aslında Dupieux'nun filmlerine dair farklı başlıklar altında bir şey söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Çünkü, hali hazırda sayıları pek fazla olmasa da, herhangi bir filminden bahsederken hep Rubber'ın başlangıcında polisin söylediklerinden bahsedesi gelebiliyor insanın, zira Dupieux nedensizliğin anlatımını benzerlerinden farklı olarak gösterişçiliğe sığınmadan ham haliyle yapmayı başarabiliyor. Ve ziyadesiyle soyut bir yapıda zuhur eden bir şeyi yabancısı olmaktan ziyade uzmanıymış-gibi-görünerek anlatmak ekseriyetle daha çok rağbet gördüğünden onun esansına ulaşmak çoğu zaman pek de önemsenmiyor. Dupieux'nun absürdizmi işte bu yüzden bence çok önemli.

Fakat Wrong'dan hareketle başlayan bu notlara Rubber'ı da dahil ederek söyleyecek olursam, iki film de Nonfilm'den ruh olarak pek farklı olmamasına rağmen zaman zaman insanı bunaltabiliyor. Bence bunun tek sebebi süreleri. Çünkü Rubber ve Wrong uzun metraj olup ciddiye alınmak için büyük bir yanlış kararla sündürülüp uzun metraja dönmüş filmler gibi duruyor. (Bunun ne kadar gereksiz olduğunu söylemek istiyorum fakat filmlerin hoşuma giden yapılarıyla ters düşeceğim için çekindiğim gerçek, evet. Ama 90 dakika civarı gayet alışılmış uzunlukta olsalar dahi cidden gereksiz uzun oluyor bu süre söz konusu filmler için.) Oysa Nonfilm gibi orta metraj olsalardı, eminim ki Rubber ve Wrong da Nonfilm kadar etkileyici filmler olabilirlerdi. Şimdiyse tam anlamıyla öğleden sonra diye nitelenen ve bir şey yapmaya başlamak için çok geç, hiçbir şey yapmamak içinse çok erken olan o saat 13-15 aralığı gibiler.

Son olarak Dupieux'nun Nonfilm için düştüğü notu, kendisi ve filmlerinden bahsederken unutmamak gerek;
NONFILM izlenebilemez.
NONFILM benim ilk film çekme deneyimim. (başarısız)
NONFILM, "NEDENSİZLİĞİN" özütü.
NONFILM, RUBBER'ın engelli kardeşi.
NONFILM vahşi bir hayvan.
NONFILM, yalnızca BİR espri içeriyor.
NONFILM, Flat Eric'in parasıyla çekildi.
NONFILM muhteşem, eğer nasıl izleyeceğini bilirsen. DENE.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses