28 Eylül 2013 Cumartesi

Blue Jasmine


Merak edilen bir filmi ilk kez izleyecek olmanın heyecanı, dünya üzerinde oluşumuzu anlamlı kılan ender şeylerden birisi benim için. Özellikle film bittikten sonra jenerik akarken salonun ışıkları açılana kadar geçen o süre, dünya üzerine kendimi en mutlu hissettiğim anların başında geliyor. Hoş, o her zaman o güzelim sinema salonlarının büyüsünden kaynaklanıyor, çünkü hangi film olursa olsun o salondayken dünyanın benim olduğum yerde döndüğünü hissediyorum. Fakat güzel insan Woody Allen sayesinde her yıl en azından bir gün o ilk kez izleme heyecanını da yaşıyorum, bu sene de Blue Jasmine oldu bu heyecanın sebebi.

Her şeyini kaybetmiş New York'lu Jasmine'in kız kardeşi Ginger'ın yanına San Francisco'ya gelişi ve bu süreçte yaşadıkları etrafında dönüyor film. Yani birkaç film sonra Woody Allen yine ülkesine ve daha önemlisi şehrine dönüyor bu sefer, her ne kadar ilk dönem filmleri gibi şehri de arka planda önemli bir yer tutmuyor olsa da.

Film başlamadan önce Thoreu'yu okurken, "yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü; niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?" cümlesine takılmıştı zihnim, altını çizmek için kalem çıkarmaya üşendiğimden sayfanın ucunu kıvırmış sonra da salona girip oturmuştum. Yıllardır bir şekilde etrafında dolaştığım, hiç de sıradışılığı kalmamış bir fikirle kurulmuş bir cümleydi elbette ama ilk defa bu kadar yalın ve doğrudan ifade edilişine tanık olmuştum. Blue Jasmine de tam üzerine geldi aslında bunun, zaten Woody Allen'ın her filmi hemen öncesinde okuduğum ya da yaşadığım bir şeylere denk geliyor genellikle, sanki filmi izlemeden önce hazırlanmış gibi oluyorum onun için hep. Belki de bu yüzdendir kendisi dahil birçok insanın, Allen'ın filmlerine o büyük filmlerden çok uzakmış gibi bakmaları, çünkü o kadar yaşamın içerisinden ki; sanki öyle büyük film olabilmesi için olağandışı bir şeyler olması veya sıradanın dahi şişirilmiş bir sıradışı estetikle anlatılması gerekiyormuş gibi.

Jasmine'in yaşadığı sıkıntıyı, içine düştüğü çıkmazları gayet iyi aktarırken Allen'ın yazarlığındaki o ince dokunuşları kadar Cate Blanchett'in oyunculuğu da filmi sürükleyen ögelerden biri olmuş. Elbette Sally Hawkins'i de izlemek benim için her zaman büyük zevk, hele bir de Woody Allen filminde olunca kendisinin perdede olduğu her an ayrı bir keyfe dönüştü. Fakat filmin ismine de yansıdığı şekilde ana konunun Jasmine etrafında gelişiyor olması diğer karakterleri biraz fazla arka planda bırakıyor, bu sebeple Hawkins'i izleme keyfi de filmin yan-güzelliklerinden biri oluyor. Öyle ki Ginger, üzerine daha fazla gidilebilecek bir karakterken kartondan hikaye eğrisine en sevdiğim komedyenlerden (hatta dizisi sayesinde senarist, oyuncu ve yönetmen sıfatlarını da ekleyebiliriz buna) Louis C.K.'nin eklenişi dahi Jasmine'e çıkacak yollardan olmuş.

Blue Jasmine, dünyaya sahip herkesin ya da diğer bir deyişle karşılaştığım insanların ender bir kısmı hariç geriye kalanının inandığı gibi yaşamın tek bir biçimine takmış bir karakter üzerinden, nasıl nefes dahi alınamayacak hale gelineceğinin filmi oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Eylül 2013 Cuma

Bellflower

Evan Glodell'ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı Bellflower'ın kendisi kadar ilginç bir yapım süreci var. Birçok kişinin film çekmeye başlamaya bile cesaret edemeyeceği kadar kısıtlı bir bütçeyle, hiçbir gerekli çekim izni alınmadan tam anlamıyla "gerilla-usulü" çekilmiş bir film kendileri. Hatta öyle ki Glodell'in röportajında söylediğine göre, filmdeki gergin mutfak sahnesini bir arkadaşlarının evinde çekerken, n'olduğundan haberi olmayan komşular polis çağırmaya kalktığından çekecek zamanları dahi oldukça kısıtlı olmuş. Elbette bunun gibi zorluklar filmdeki gergin atmosferin doğal olarak oluşmasını sağladığı için aslında filme dolaylı yoldan büyük katkıda bulunmuş imkanlar ya da daha doğru ifadeyle imkansızlıklar. Mesela hem maddi problemlerden dolayı hem de hevesin var olmasıyla; filmdeki o özel kıyamet sonrası aracı Medusa, flamethrower diye adlandırılan silah ve daha önemlisi filmdeki birkaç sahnede kullanılan bir kamera bizzat Glodell tarafından yapılmış. Tabi bu kadar çaba Glodell'in işini bırakıp sadece filme odaklanmasıyla tamamlanıyor. Yani Bellflower, arkasında ciddi bir adanmışlık olan tam bir bağımsız film.

Bellflower'ı ortaya çıkaran hikaye aslında 2003'e kadar gidiyor. Glodell'in sarsıldığı ve üstesinden gelmek için çok zor zaman geçirdiğini söylediği ayrılığından sonra ortaya çıkıyor filmin arkasındaki fikir. Muhtemelen bu sebeple de üzerinde yaklaşık beş yıl harcanan fimin hikayesiyle, filmde kendi yaptığı şeylerden daha fazla ilgilenilmesini istiyor Glodell. Üzerine titrediği hikaye de zaten yine bir ayrılığı anlatıyor. Fakat filmin gayet kişisel olan tarafını bir kenara bırakırsak hikaye iki odak üzerinde dönüyor. Tüm evreleriyle bir ilişki ve "Mother Medusa" ismini verdikleri hayali çeteleri olacak kadar belli takıntıları olan filmlerden fırlama iki arkadaş. İlişki duraklama noktasına kadar beyaz perdede gayet alıştığımız şekliyle anlatılırken, ayrılıkla beraber film tuhaflıklarını göstermeye başlıyor. Bu yola girişiyle de Mad Max takıntılı iki arkadaşın, tüm zamanlarını hazırlıklı olmak için ateş çıkartan bir araba ve flamethrower isimli yine ateş saçan bir silah yaparak geçirip kıyameti bekleyişleri filme daha da anlam katıyor, her ne kadar son cümlem bana dahi ziyadesiyle garip geliyor olsa da.

Oyunculuklar belli dramatik anları kaldıramıyor olsa ve hikayede ciddi kopukluklar olsa da yapımındaki özveri ve çaba ile bunlar bir şekilde gözardı edilebiliyor. Kendine has tarzı, final jeneriği akarken bir an "ben az önce ne izledim?" dedirten ilgi çekici bir seyirlik Bellflower. Ama fazlasını beklemek hem filme hem Glodell'a hem de seyir zevkine haksızlık olur.  


 sevgi, saygı ve o tarz biluum duygularla:;,

19 Eylül 2013 Perşembe

For Valuska: A Mixtape*



O filmler ve hiç şahsen tanımadığım çok isimler için hep "onlar olmasaydı ben olmazdım" derken abartıyormuşum gelirdi bazen. Çünkü sanırım huzursuzluğa ihtiyacım var, yoksa doğru olduğunu en sonunda kabullenebilmek her şeyin çözümü olurdu. Ama ne için yaşıyoruz ki sonuçta? Başarı veya şu bu diye adlandırılanlarla tanımlanmak kolay da, başka türlü tanımlayamadıktan sonra önemi var mı?

Müzisyen Frédéric D. Oberland ve film yapımcısı-şair Jayne Amara Ross, beraberce bir nevi karışık kaset oluşturmuşlar sinemaya ithafen. Aşağıda kendi açıklamaları ve çalma listesiyle beraber çekme kasetin bizzat kendisi var.

"Maya Deren, Werner Herzog, Sarajevo için Godard, Nick Cave & Warren Ellis, Bob, the Horror, Jane Campion & Hilmar, güzel Grandrieux, Institute Benjamenta, Deleuze ve fikirleri, Miss Misery, Taxi Driver'daki Robert De Niro, Solaris, William Blake, the Pink Room... Tüm bu müzisyenler, film insanları, oyuncular ve yazarlar, filmler ve onlara besteler yapıyor olmamızın sebebi.

Kendi yaratıcılığımız bir yana, bu leziz insan alacası olmasaydı, biz şimdi olduğumuz kişiler olamazdık, ya da günlük yaşamın angaryasına katlanamazdık.

İşte bu da bizim sinemaya teşekkürümüz."  




Nick Cave & Warren Ellis - The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007) by Andrew Dominik
Gilles Deleuze on cinema
Bernard Hermann - Taxi Driver (1976) by Martin Scorcese
Tom Waits & Crystal Gayle - One From The Heart (1982) by Francis Ford Coppola
Antoine Duhamel - Méditerranée (1963) by Jean-Daniel Pollet
Jonny Greenwood - Bodysong (2003) by Simon Pummell
Maya Deren on the creative process
John Zorn - In the Mirror of Maya Deren (2002) by Martina Kudlacek
Mihály Vig - Werckmeister Harmonies (2000) by Béla Tarr
Carmine Coppola - Apocalypse Now (1979) by Francis Ford Coppola
Mogwai - Zidane: A 21st Century Portrait (2004) by Douglas Gordon & Philippe Parreno
Tindersticks - Trouble Every Day (2000) by Claire Denis
Angelo Badalamenti - Twin Peaks (1990) by David Lynch
Arvo Pärt - Je Vous Salue Sarajevo (1995) by Jean-Luc Godard
Elysian Fields - Sombre (1998) by Philippe Grandrieux
Hilmar Hom Hilmarsson - In the Cut (2003) by Jane Campion
John Cale - Le Vent de la Nuit (1998) by Philippe Garrel
Neil Young - Dead Man (1995) by Jim Jarmusch
Ben Frost and Daniel Bjarnason - Solaris (1972-2012) by Andreï Tarkovski
Lech Jankowski - Institute Benjamenta (1995) by The Brothers Quay
Popol Vuh - Aguirre, der Zorn Gottes (1972) by Werner Herzog
Werner Herzog on the jungle
Sonic Youth - Pola X (1999) by Leos Carax
Danny Elfman & Elliot Smith - Good Will Hunting (1997) by Gus Van Sant


*ilk görsel, ming-liang tsai'nin "what time is it there?" filminden bir sahne.
*ikinci görsel, henüz ortaokuldayken, uzun süre önce kapanmış olan bahçelievler on sineması'ndan almış olduğum bir kartpostal. ve sahip olduğum en değerli şeylerden birisi.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Absence of Malice


Absence of Malice, bir savcının sonuca rahatça ulaşıp kendi işlerini rahatlatmak adına bir sendika yöneticisinin ölümüyle ilgili davada bir gazeteci aracılığıyla bir içki üreticisini hedef göstermesi sonrasında masum olduğu halde suçlanan insanın da oyunu oynamaya başlamasını konu ediniyor. Dolayısıyla film boyunca izleyicinin önüne etik ve medya-devlet ilişkileri üzerine sorular çıkıyor. Hikayenin dayanağı olarak, Washington Post'un uydurulmuş bir hikayeyle Pulitzer ödülü alıp gerçek ortaya çıkınca ödülü elinden alınan gazetecisi gibi pek çok gerçek olaya referans veriliyor; fakat senarist  Kurt Luedtke'nin belirttiği üzere filme ilham veren asıl olay New York Times ile L. B. Sullivana arasındaki dava. 29 Mart 1960'ta Martin Luther King'in savunmasına bağış toplamak amacıyla tam sayfa bir ilan yayımlanıyor New York Times'da ve o ilandaki bazı bilgilerin Alabama Eyaleti ve polisine zarar vermek amacıyla kasıtlı olarak yanlış olduğu iddiasıyla, Times'ın ilanı geri çekip düzeltmesi isteğiyle başlayan süreç hukuki bir mücadeleye dönüşüyor. Bir diğer konu da Frank DiGiaomo'ya göre film bir nevi, Paul Newman'ın, kendisiyle ilgili yanlış bir haber yapan New York Post'a doğrudan saldırısı oluyor. Yani hikaye kısır olsa da arkasından getirilecek örnekler, hikayenin gerçekle benzerlikleri ziyadesiyle fazla. Zaten medya diyorum, gazete diyorum, gizli ajandalar diyorum, yalan diyorum; bir de bunları Türkçe söylüyorum, yeterince çağrışım yapmıyor mu? 

Absence of Malice benim sıradan-ara-hikaye-filmleri diye tanımlamayı tercih ettiğim, içinde hisleri simule etmeye odaklı ögeleri pek barındırmayan yaşam hikayelerini izleyicisine oturaklı ama ağır bir anlatımla sunan, kitap tadında filmlerden. Yani tam anlamıyla Sydney Pollack sinemasının o bildik tadını taşıyor film, ama tabi yönetmenin filmografisine baktığımızda o tat kavanozun dibinde kalan fıstık ezmesini burna kadar bulaştırarak yemekten geliyor, yani tadı tam anlamıyla çıkmıyor.

Paul Newman'ın Pollack ile bir diğer buluşması olan Absence of Malice, günlük yaşamda insanların kaçınmak için türlü şeyler yaptıkları soru ve çıkmazları seyircinin önüne yığmak haricinde, bir Paul Newman hayranı olarak, benim aklımda yine Newman ile kalacak filmlerden birisi. Öyle bir oyuncu ki, sinema tarihinde bir başka benzeri yok. Yani o oynuyor olsun da gerisi önemli değil. Dolayısıyla, vasat bir film olan Absence of Malice de kendisi sayesinde değerleniyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Eylül 2013 Pazar

The Bling Ring


Sofia Coppola için sıklıkla söylenen şeylerden birisi ayrıcalıklı sınıfların eften püften problemlerinin yönetmeni olduğudur. Coppola'ların -Nicolas Cage hariç neredeyse- hepsini izlemeyi seven bir sinemasever olarak bense her zaman bu değerlendirmeye gülmüşümdür. Çünkü bir diyalogda iki film teorisi, üç sosyal teori referansı vermeyi başaran insanların mevcut bir şeyi bu kadar düz okuyor olması asıl gösteriş merakını ortaya çıkardığından hep komiğime gider bu durum. Evet, Sofia Coppola'nın filmlerinde genellikle ekonomik olarak üst sınıf diye niteleyebileceğimiz kesimden insanları ve onların yaşamlarındaki bocalamaları izledik şimdiye kadar fakat benim için hiçbirinin okuması dümdüz değildi. Zira Coppola, bir şeyi olduğu haliyle perdeye yansıtıp gerisini izleyicisine bırakan bir yönetmen, dolayısıyla sadece filmografisine bakarak kendi bakışına dair bir fikir edinebiliriz ve bu da benim kendisini sevmemin nedenlerinden sadece birisi.

The Bling Ring, Nancy Jo Sales'in Vanity Fair dergisinde yayımlanmış olan gerçek olaylara dayanan anlatılarından uyarlama bir film ve bir grup ün takıntılı lise öğrencisinin ünlülerin evlerini soymalarını konu ediniyor. Bana pek bir şey vaadetmeyen bu plotun da gösterdiği üzere benim için filmin asıl izlenme sebebi Sofia Coppola idi. Fakat Coppola, önceki filmlerinde karakter odaklı bir anlatıyı tercih etmesiyle birey kavramını daha fazla öne çıkartır ve karakterlerin ruhsal yapısı üzerinden ilerlerken The Bling Ring'te bir tip üzerinden ilerlemeyi tercih etmiş, dolayısıyla izlediğimiz aslında kategorize edilmiş büyük bir grup insan. Bu da dramatik yapıdaki karakter gelişimi konusundaki sorunların esas sebebi. Filmin toplumsal bir hiciv olması sebebiyle bu durum da, filmin, otobüste belediyeden yakınan insanlardan öteye gidememiş olmasına neden oluyor. Hikayenin çeşitli evrelerine ayrılan süre, yani sonucun biraz sıkıştırılmış gibi durması filmin olumlu yönlerinden biri çünkü olayların arkasındaki sebepsiz heyecan motivesini ortaya çıkartıyor, fakat bu Coppola'nın üzerine eğildiği şey üzerine dikkate değer bir şey söyleyemeyen dağınık ve oldukça basit bir anlatı sunduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Somewhere ile benzer bir dünyayı görüyoruz belki The Bling Ring'de de ama bu sefer daha alt üst edilmiş, tersten bakılmış hali gibi onun, tabi bunun sebebi Somewhere'de bir ruh halini izlerken burada belli genel geçer ölçütlerin içine kısılmış ve farkında olmadan çürümekte olan bir yaşam algısı izliyor oluşumuz.

Sonuç olarak The Bling Ring, Sofia Coppola'nın önceki filmlerinden ruhen ve yapı olarak daha farklı noktada duran ve bence kendisinin filmografisindeki en zayıf filmi.

sevgi, saygı o ve o tarz bilumum duygulalarla:;,

12 Eylül 2013 Perşembe

Brenda Chenowith

Six Feet Under ile oluşturduğum bağı, ne kadar seversem seveyim başka hiçbir diziyle geliştiremedim sanırım. Brenda ve Nate'in sürekli aklıma gelen bir sahnesini bugün tekrar izlerken, oraya, yine aynı diyalogu izlemeye nasıl ulaştığımın bu sefer farkındaydım. Bilerek kazdım bu sefer ve en sonunda bildiğim yeri yeniden keşfettim. Sanırım bazen insanın içinde kalıyor, böyle diyaloglar falan.

Bir de brenda'nın "ne bileyim, işte hayat hakkında" derken sesi gidip geliyor ya, o zaman başka bir acıtıyor.

 

5 Eylül 2013 Perşembe

Voksne mennesker


Bazı filmler olsunlar. İzlensinler. Sevilsinler. Ötesine gerek yok, fazla olurdu. En azından bu yaşam için.





sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

4 Eylül 2013 Çarşamba

It's Not You, It's Me

 
Matt Spicer'ın Coen kardeşleri hatırlatan kara komedisi It's Not You, It's Me Gillian Jacobs sayesinde ilgimi çekti açıkçası. Prodüksiyonu, yönetimi ve oyunculuğuyla 10 dakikalık bir şaheser olduğuna da izledikten sonra karar verdim. Temelde eğlencelik bir film gibi dursa da değişik okumalara açık; benim de fazla cümlem kalmadı an itibariyle işin doğrusu, o yüzden direkt filme geçmek en mantıklısı.


3 Eylül 2013 Salı

End of Watch



İki devriye polisinin rutinine yoğunlaşmış bir film End of Watch. Yer yer partnerlerden birisinin elindeki kamerayla ilerleyen hikaye, gerçeklik hissini verebilmek adına çoğunlukla hareketli, sallanan bir kamerayla seyirciye yansıtılıyor. Avrupa sinemasındaki bolca örneklerini tür ve duruş farklılığından ötürü bir kenara bırakırsak, son dönemde özellikle korku sinemasında fazlaca kullanılan bir teknik yani, yeni bir şey yok. Olağan ile "büyük" arasında gidip gelen olaylara müdahalelerini ve kendi yaşamlarını konumlandırışlarını izliyoruz bu iki devriye polisinin. Aksiyon filmleriyle yetişen bir neslin bir şeylere özenen insanları oldukları her sahnede biraz daha öne çıkartılıyor yönetmen tarafından. Günlük diyaloglar hem bu sebeple hem de gerçeklik hissini oluşturmada fazlasıyla önemli bir hal alıyor tabi ama onların da zaman zaman zorlamaya kaçması ortaya çıkan yapmacık görüntüye neden oluyor. Hikaye ilerlerken çok fazla göze batırmasa da bunu, ufaktan üniformalıların yanında yer alan bir film End of Watch. İnsani noktalara değinmeye çalışırken hikayenin diğer tarafını fazla göz ardı eden bir tarafı var, belki de yönetmen ve senarist David Ayer'in kendi filmografisine olan güveni sebebiyle böyle bir tercih söz konusu oluyor, fakat film özelinde konuya bakacak olursak; sıradanı takip ettiği için büyük resmi umursamayan yapısı yanlış anlaşılmaya fazlasıyla müsait bir ortamı yaratıyor. O yüzden film üzerine yorum yaparken de yorumu not olarak düşmek gereği doğuyor: hikayelerin en az iki tarafı var ve bir çatışma söz konusu olduğunda bir tarafta olmak büyük resmi görmeye engel değil.

End of Watch, içeriği problemli olmaktan öte, doğası sebebiyle tartışmaya açık olan fakat günlük yaşama yönelik arzusuyla öne çıkan ve buna rağmen yanlış "pazarlama stratejisi" izleyen bir aksiyon-drama seyirliği. Ayrıca benim bir algılama ve yorumlama sorunum yoksa eğer, o poster yazıları ve filmin izleyiciye sunumu popülariteyi fazla önemseyen yapımcı endişesinin dışavurumudur.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

2 Eylül 2013 Pazartesi

Now You See Me


Kimisi büyük, kalburüstü isimlerin oluşturduğu önemli bir kadrosu var Now You See Me'nin. Son dönemde izlediğim yeni filmler için sıkça kullandığım bir cümle bu, çünkü zaman içerisinde ana akım sinema zorlu bir dönemece girdi ve dolayısıyla artık kesin yatırımlar yapma derdindeler, bunu sağlayan en güvenli yollardan biri de tanıdık yüzlerden geçiyor. Film, bir grup illüzyonistin gösterileri sırasında yaptığı soygunlarla peşlerine taktıkları FBI ve bir Interpol ajanı tarafından kovalanması etrafında dönüyor diyebiliriz. Tabi söz konusu Mélanie Laurent olunca bir Interpol ajanı diye basitçe geçmek şahsen canımı sıkıyor, sonuçta o é'yi klavyede bulma sebebimdi zamanında kendisinin varlığından haberdar olduğumda, ama yapacak bir şey yok.


 Daha fazla cıvımadan devam edecek olursam, o dikkat çekici oyuncu kadrosuna kör göze parmak şeklinde illüzyonistlerle ekliyor gizem ögesini film; yani en bilindik formülleri göstere göstere kullanıyor. Orijinal hikayenin yazarlarından biri olan Edward Ricout haricinde, hikayenin diğer yazarı Boaz Yakin ve Ed Solomon zaten gişe/popcorn sinemasıyla gayet yakın ilişki içerisindeki isimler. Yönetmen de dahil olmak üzere bu isimler önceki tecrübelerinden farklı olarak filmi, belli bir özdeşleştirme peşinde koşmadan tüm karakterleriyle birlikte ilerletmeye çalışıyorlar ve kısmen de başarılı oldukları söylenebilir. Gidişatın gayet açık olması ve bu sebeple filmin sonunun henüz hikayenin yarısında belli olması; hikayede sıklıkla tekrarlanan mottomsu ifadenin filmin bizzat kendisine uygulanmasıyla netleşişi sebebiyle gizem üzerine kurulmaya çalışılmış bir film için göz ardı edilebilir. Sonrasında filmden geriye ne kaldığı tartışmalı olur elbette fakat hali hazırda eğlencelik bir filmin eğlencesini de kaçıran film izlerken ona buna takılan benim gibi izleyiciler olur. Yine de bir ancak diyerek filmin daha akılcı/akıllı olması gerektiğini söylemeden edemiyorum.

Tüm eksik ve problemlerine rağmen Now You See Me, son yıllarda gittikçe zorlanan ve bu sebeple uçanlı kaçanlı süper kahramanlara takılan Hollywood'da büyük stüdyoların peşinden gitmesi gereken bir film. Suç sinemasının oturaklı filmlerini artık beklemiyorum elbette, o furya bitti gibi; dolayısıyla bir sinemasever olarak stüdyoların en azından böyle seyirliklere yönelmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü Scorsese'nin yeni filmi The Wolf of the Wall Street'e DiCaprio'nun öylesine sıkıca tutunup "bir daha böyle filmler yapma şansı bulamayabiliriz." demesi bir şeylerin kesinlikle yanlış gidiyor olduğunun göstergesi. Ve bu durumun okunuşu bağımsızlar değer kazanıyor şeklinde de olamaz bence, çünkü bağımsızlar zaten hep en değerli olandı. Artık sadece daha yeni ve taze şeyler isteyenler bağımsıza yöneliyor ve rağbet biraz daha artıyor diye bir şeyler değişmiyor; bir şeyler kötü gidiyor olduğu için rağbet kayıyor. Kısacası Now You See Me, özlediğim Hollywood seyirlik sinemasına yakışan yeni filmlerden biri, ve büyük stüdyoların çizgi romanları sömürmektense biraz da bu çizgiye tutunup devam ettirmesini umuyorum. Now You See Me'nin izleyiciler tarafından böylesine abartılmış olması da bu şahsi kanaatimi destekleyor bence, çünkü filmin bu kadar beğeni toplamış olması filmin kendisinden ziyade mevcut seyirlik filmler ve eğlence sinemasının durumuyla alakalı. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses