8 Temmuz 2013 Pazartesi

In Bruges


Martin McDonagh, yalnızca üç filmi olmasına rağmen suç sinemasının son yıllardaki en önemli ismi fikrimce. '90'ların sonundan beri gelen süreçte İngiliz ve suç filmi denildiğinde genellikle Guy Ritchie akla geliyor olsa da ondaki popcorn eğlenceyi aşan bir yapısı var McDonagh'ın iki uzun metrajında da. Bir In Bruges olmasa da Seven Psychopaths de alışılmış suç sinemasında o an için beklemedik diyaloglarıyla keyif veren ve zaman zaman kendisiyle alay ederken aynı zamanda türe değer katan bir filmdi. McDonagh, In Bruges'le merakımı çekmiş olsa da kendisinin önce son filmini izleyip sonra üstüne bir de kardeşinin The Guard'ını izleyip nedense en son dönüş yaparak izlediğim filmi In Bruges oldu, iyi de oldu.

Belki artık anlatılacak yeni bir şey kalmadığına inanıldığından, özellikle suç filmleri gibi tür sineması içerisinde hem ağır hem hafif tarafta bulunmayı başaran bir türde, çoğunlukla çeşitli sürprizler ve David Mamet usulü şaşırtmacalarla hikayeler "iyi/kötü" diye nitelendiriliyor, buna bağlı olarak değerli görülüyor. Oysa sıradandan kaçınmak için zorlama numaralara başvurmayan filmler, çoğunluğu oluşturan çerezlik filmlerden ayrılıyor. Alışılmış-sıradan gibi temelde aynı kapıya çıkan birçok sözcüğe dair kendimce anlamlar yüklemiş olduğumdan bir başkası için bu paragraf ne kadar anlamlı oldu/olacak bilmiyorum açıkçası, ama beğenilen bir yaratıyı övmeye çalışırken ortaya dökülen bir deli saçması değil söylediklerim. Beğeniyi dile getirmek hoşlanılmayanı söylemekten daha zor çoğu zaman, çünkü beğeni insana bir şekilde dokunmayı başarırken hoşlanılmayan direkt olarak insana olmamışlarıyla takılıyor, dolayısıyla üzerinizde kalan çöpleri ayıklamak genelde çok daha kolay oluyor. Yani birisi uzaktan görünen bir şey iken diğeri sadece bireyin kendi hissedebileceği şekilde dokunma duyusuna hitap ediyor, dolayısıyla da yeni tanımlar gerekiyor. In Bruges'le doğrudan ilgisi yok tabi bunların, sadece o kadar zaman sonra ve In Bruges'den daha etkileyici filmlere rağmen bir şey yazmayı tetikleyen kendisi olduğu için ona dair notlar böylesine uzadı ve alakasızlaştı.


"Brüj gibi güzel bir şehrin Belçika'da olması; ne kadar yazık!" gibi cümlelerle beni ayrı bir eğlendiren In Brugge'de kötü giden bir işin ardından kiralık katil Ken ve Ray, bir süre gözden kaybolmaları için patronları tarafından Brüj'e gönderiliyor ve orada patronlarından gelecek yeni emirleri beklemeye koyuluyorlar. Brüj'ün orta çağ atmosferiyle sağlanan kasvet, film için şehrin belli bölümlerinde mart ayına kadar tutulan noel süslemeleriyle ayrı bir boyuta taşınıyor. Yani hikayenin anlatılışıyla izleyiciye yansıyan o belli belirsiz keyifli/alaycı tavrın yanı sıra karakterler ve olay akışındaki iç sıkıntısı şehrin de yakalanan atmosferiyle beraber özel bir hava yaratıyor ve filme ayrı bir değer katıyor. İşte bu da In Bruges'ün, ne eksiği ne fazlası olan hikayesi ve kendisini bilen yapısıyla beraber izleyicisine 107 dakikalık bir seyirlikten fazlasını sunmasını sağlıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses