26 Şubat 2013 Salı

Holy Motors


Hikayelerle besleniyorum, balolardan kaçıyorum. Neyi kutluyorlar ki oralarda, neden o kadar gülüyorlar? Ne kadar söylenirsem o kadar rahatlayacakmışım gibi gelmiyor, aksine, ne kadar sızlanırsam o kadar sürüncemede kalıyor her şey, o kadar devam ediyor; ivmeyi akla dahi getirmeden. Bu yüzden bir süre sonra başı döndürüyor hız, o hızda vuruş bir parça yaratıyor, ayırıyor. Ama farketmiyor, aslında, hepsi, her şey sonunda aynı noktaya çıkıyor; gidiş yolunuz gittiğiniz yere bağlı olarak değer kazandıktan sonra, gittiğiniz yere hangi parçaları taşıdığınızın önemi kalır mı? Sürekli büyük bir hevesle başlayıp bir noktasında dikkatimi kendine çeken bir başka kitaba kayışımla hep yarım yamalak kalan Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun öndeyişinde Perec; parça bütünden önce var olmamıştır, ne daha dolaysız ne daha eskidir ondan, parçalar bütünü belirlemez, bütün parçaları belirler*, diyor.


Zygmunt Bauman'ın düşünceleriyle ilk kez karşılaştığımda konu, kendisinin kullandığı "liquid modernity" yani akışkan modernite üzerinden gelen akışkan aşk idi. Modern zamanlarda kimliksiz olarak belirsizlikler içerisinde yaşadığımızı söylüyordu Bauman. Artık insan dediğimiz varlığın hiçbir şey ve kimseyle bağı olmadan yaşamasını, sürekli karşılaşarak değil sürekli çarpışarak yaşadığımız yönündeki düşüncelerime yormuştum, ve o kadarı bana yetmişti. Birçok insan Holy Motors'u sinema ve tarihine bir güzelleme olarak nitelese de Leos Carax'ın da o yaygın benzetmeyi reddettiği üzere bana bu akışkanlığı çağrıştırdı film, belirsizlikle bağdaşmıyormış gibi gözüken randevularsa kendi içerisinde edindi anlamlarını, New York Times'a "gücümü yalnızlıkta buldum, sonra da kendimi fazla yalnız hissettim" diyen Carax'ın sözlerine yakınsayan, filmin etkileyici cümlelerinden biriyle: "Ben yalnızım, onlarsa herkes."


"Görsel dünya, bize satmaya çalıştıkları bir şey. Aslında bizim içimizde var olan görünmez dünyayla aynı şey değil." diyen Leos Carax'ın ölüler için yapıp yaşayanlara izlettiği filmlerinden birisi Holy Motors, yani yaşamakta olmanın filmi, ya da ölmekte; ve ilginçten şahesere kadar çok geniş yelpazedeki sıfatları hakeden film; Carax'ın söylediği gibi filmlerin dışarısında var olan sinema bölgesinden bize doğru gelen bir esinti.


Son olarak filmin parçalı yapısı için yine Perec'e başvurmalı: "Yapboz parçalarını tek tek ele almanın hiçbir anlamı yoktur; bu, olanaksız bir sorudan başka bir şey değildir, donuk, saydamsız bir meydan okumadır; ama dakikalar sonra ve birçok hatadan sonra ya da güçlü bir esinle yarım dakikalık bir süre içinde, parçalardan biriyle yanıbaşındaki arasında bir bağ kurdunuz mu, parça kaybolur ve artık bir parça olarak varlığını sürdürmez: bu ilişkiden önce gelen büyük zorluk, galiba: yapboz -muamma- sözcüğünün İngilizce'de yalnızca, 'artık varlık nedeni olmayan' değil, bir açıklık ve gerçeklik durumunu kazandıkça 'hiçbir zaman var olmamış' anlamına gelmiş olması sihirli bir biçimde birleştirilen iki parça hem bir teklik olmuştur hem de hata, duraksama, bunalım ve bekleyiş kaynağı..."*


*yaşam kullanma kılavuzu, georges perec, imge kitabevi, çev. ismail yerguz.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Şubat 2013 Pazartesi

85. Akademi Ödülleri - Oscars / Tören Sonrası


Kazananlar her yerde olsa da belirtmeli, şuradan kazananlara ulaşılabilinir. Geceyi Tommy Lee Jones'u güldürmeyi kendine görev edindiğini söyleyerek açan Seth Macfarlane, son iki seneki sunuculardan daha iyi bir iş çıkardı. Zaten iki sene önce Anne Hathaway'in yanında korkuluk gibi duran James Franco aklımdan çıkmadığı sürece, her sunucuya "iyidir, iyidir" diyeceğim sanırım artık. Yoksa, Hollywood'un politik doğruculuğuna uygun olarak bir yandan bu gibi gecelerde çok dikkat edilen "kontrollü esprilerle" alay eder gibi yaparken bir yandan da tam kontrollü ve özelliği olmayan bir tören sundu Macfarlane. Törenin bu tarafını bir kenara bırakırsak gecenin benim için iki sürprizi vardı: Ang Lee'nin Oscar'ı ve Lincoln'ün bir kenara bırakılmış olması. Bunlar haricinde hemen hemen her şey tahminlere uygundu. Django Unchained beklentilerimin altında kalan bir filmdi ama Tarantino'nun ödül alması da güzel oldu, bir de Jessica Chastain'i elinde heykelciğiyle sevinirken görseydim iyi olurdu ama, o da başka zamana artık. Wreck-It Ralph de tahmin ettiğim üzere madalyasını kazanamadı ama Ralph'i zaten bu yüzden sevmemiş miydik? Yalnız hiçbir şey değil de Michelle Obama En İyi Film ödülünü açıklayınca nedense aklıma Türkiye'de düzenlenen her uluslararası organizasyonda olanlar geldi. Hayır bir de tenis organizasyonunda bakanın plaket takdim etmesini garip karşılamayan ülkenin vatandaşları, ödülü de Argo alınca bunu bir yerlere bağlıyor da bağlıyor ya, o da işin ayrı bir boyutu. Hani, nerden baksan tutarsız, nerden baksan ahmakça.

Neredeyse her Oscar ve ödül muhabbetinde, ödüller ve insanların reaksiyonları üzerine kendimi bir şeyler söylemek zorunda hissediyorum. Ama bu sene bunun yerine Oscar'lardan hemen bir gün önce düzenlenen ve Bir Zamanlar Anadolu'da'nın da En İyi Uluslararası Film adayları arasında olduğu Independent Spirit Awards'da komedyen/oyuncu Andy Samberg'ün Hollywood ve Oscar'lara "siktir git" deyip aynı anda sinemanın iki farklı yakasıyla da dalga geçmeyi başarmış olmasına tutunacağım. Oscar töreninin tümünden daha keyifli Independent Spirit'in şu bir buçuk dakikalık bölümü açıkçası, dünden beri dönüp dönüp tekrar izliyorum.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Şubat 2013 Cumartesi

85. Akademi Ödülleri - Oscars / Tören Öncesi


Bu pazar gecesi 85. Oscar Ödülleri gecesi, ve tabi umuyorum bu sefer tören de bu nitelendirmeyi eskiden olduğu gibi hakeder de, Altın Küre'yi izleyen Tommy Lee Jones gibi izlemeyiz tüm geceyi.


Bu seneden aslında her sene olduğumdan daha umutluyum çünkü önceki senelerde olduğu gibi çok net bir favori yok tören öncesinde. Tabi görece daha zengin bir yıl yaşanmış olmasının da etkisi var bunda. 

En İyi Film adaylarına baktığım zaman Amour ve Beasts of the Southern Wild'ı ben bir köşeye ayırıyorum, çünkü hem bu sene en sevdiğim filmlerden oldular hem de bu kategoride aday gösterilmeleri dahi Akademi'nin kendince filmleri onurlandırması anlamına geliyor, hani bahis oynarken o 1'e bilmem-kaç-yüz veren seçeneklerden ikisi kendileri. Silver Linings Playbook eğlenceli, öylesine bir seyirlikten fazlası değildi, alacağı ödülü de zaten Altın Küre'de aldı, Life of Pi da bu senenin abartılmış vasat bir filmlerinden, görselliğe yüklenmiş çatapatlı aksiyon filmlerinin, görselliğe yüklenmiş biz-çok-naifiz draması. Bu sene izlemediğim tek film Les Miserables, daha doğrusu izlemeye yeltenip de film başladıktan kısa bir süre sonra dayanamayıp bıraktığım filmi de denebilir. Tom Hooper Oscar'lı vasat filmi The King's Speech'in ekmeğini böyle yedi, bakalım devamı nasıl olacak? Bunları bir köşeye bırakıp daha genel perspektiften baktığımızda, bu sene dokuz adayın dördü Birleşik Devletler'in kendi sorunlarını öyle ya da böyle ele alan filmler, hatta Beasts of the Southern Wild'ın öyle bir iddiası olmasa da onu da Katrina sonrası Louisiana'da geçtiğinden dahil edip dokuz filmin beşi diyebiliriz. Yarış da bu ilk kabuldeki dört filmin arasında geçecek muhtemelen, yani bu kategorinin diğerlerine döre daha iyi kazanma şansına sahip filmleri kendileri. Django Unchained'in bir Tarantino filmi olmasından yola çıkarak bu dörtlü arasında da en düşük ihtimale sahip olduğu söylenebilir, şahsen Akademi'nin kendisine yalnızca senaryo kategorisinde ödül vereceğini düşünüyorum. Zero Dark Thirty Sight & Sound'un Şubat sayısı editöryali sayesinde gözümde ayrı bir yere oturdu, çünkü film üzerine net biçimde olumsuz konuşamıyor olma sebebimi yazıya dökülmüş olarak buldum. Amerika'da herkes işkence mevzusuna odaklanmış olsa da filmin aslında gizli bir ajandası yoktu, aksine; Maya'nın operasyon sonrasındaki durumuna dayandığımızda tüm yapılanların gerekliliğini sorgulayan bir yapısı vardı. Ama tabi bunların hepsi farklı okumalar, mesela Beasts of the Southern Wild'a Katrina'da çuvallayan Bush yönetimini aklamaya çalışan büyülü bir masal diyen de var. Bir de işkence tartışmaları sebebiyle ödül şansının azaldığına dair bir emare yok, zaten Bigelow The Hurt Locker'la Oscar'ı aldığı törenden önce de yapımcıların Akademi üyelerine rüşvet mailleri ortaya çıkmıştı ama törende gördüğümüz üzere bu sonucu etkilememişti. Argo bu ödül sezonunda aldığı ödüllerle bir adım öne çıkıyor fakat ondaki soru işareti de istatistiklere dayanıyor, yani En İyi Yönetmen kategorisine dahil olamamış filmlerin En İyi Film'i alması pek fazla yaşanan bir şey değil şimdiye kadar, hoş o kadar ödülü neden aldığı da muamma da. Bu arada Jimmy Carter da filmin gayet gerçekçi olduğunu ve tek hatasının operasyonun başarılı olmasında hem fikir hem uygulama katkısıyla kredinin %90'ın Kanada'lılara ait olmasına rağmen filmin CIA'yi öne çıkarıyor olması olduğunu söylüyor, ama yine de Oscar favorisi Argo'ymuş kendilerinin. Lincoln bu senenin ne anlatmak istediğini bilen, iyi çekilmiş filmlerinden ve Spielberg referansı da onu bir adım öne çıkarıyor bence, yine de filmin kendisini dar bir alana sıkıştırma isteği sebebiyle içime sinmiyor Lincoln de. Sonuç olarak bu uzun üzerinden geçişim, Lincoln ve Argo'yu ödüle daha yakın gösteriyor bana. Tabi Amour'un yer aldığı bir kategoride benim gönlüm hep ona gider ama, gerçekler farklı.

En İyi Yönetmen kategorisinde de söyleyeceğim şey bir öncekiyle benzerlik taşıyor; bence düşünmeye gerek dahi olmadan Haneke, fakat olası değil. Adaylar arasında bir Ben Affleck'i görseydik hem bu seneki En İyi Film ödülü daha netleşecekti hem de burada o öne çıkıyor diyecektim fakat şu durumda Spielberg en olası aday. Ang Lee'yi ise filmi gösterimlerinden sonra gösterim öncesi kadar etki bırakmadığı için dışarıda bırakıyorum. Silver Lining Playbook'unsa David O. Russell'a ödül getirecek güçte olduğunu düşünmüyorum. Düşük de olsa Benh Zeitlin süprizi görebiliriz belki diyeceğim ama, filmin adaylığına bile Akademinin kendince ödüllendirmesi derken burada sürpriz olarak söylemek garibime gidiyor açıkçası, yine de belli olmaz tabi. Ancak bence Spielberg burada ödülü kendine en güçlü çağıran aday. 

En İyi Orijinal Senaro. Hem Amour hem Moonrise Kingdom bir arada ve ben çok sevdiğim iki auteur'den birini, bence o almalı diyerek öne çıkartamıyorum. Hoş Wes Anderson Moonrise Kingdom'ı Roman Coppola'yla beraber yazdı ama olsun. Eğer Akademi Tarantino'yu ödüllendirmek isterse işte seçeceği kategori bu, ha bana sorarsanız gerekli ödülü Pulp Fiction'la aldı Tarantino. Kaldı ki 2010'da Inglourious Basterds'la aday olduğunda kendisinin tarihi olaylara bakış açısını pek sevmediğini gördük Akademinin. O sene Tarantino'ya karşı ödülü kazanan Mark Boal'ın, filmi etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen, diğer adaylara göre "bu yüzden olmaz"ları daha az, dolayısıyla Boal biraz daha öne çıkıyor, bu sene de Yazarlar Sendikası'ndan ödülü almış olması da bir etken ama bir de şöyle bir şey var: 2010'da BAFTA'da da Boal Tarantino'ya karşı kazandı, ama bu sene BAFTA Tarantino'yu ödüllendirdi.

En İyi Uyarlama Senaryo. Beast of the Southern Wild Akademi için fazla bağımsız, Silver Linings Playbook fazla hafif. Life of Pi belki bu ödülle görelebilir diye düşünüyorum ama bence Argo En İyi Filmi alırsa bu ödülü de alır, yoksa Lincoln'ün olur. Ama sırf Angels in America'dan dolayı Tony Kushner'ın ödülü almasını isterim, yani Lincoln'ün. 
En İyi Yabancı Film. Açıkçası adaylar açıklandığında zaten izlemiş olduğum Amour ve No haricindeki filmler hiç ilgimi çekmemiş olduğu için onları izlemedim. Ama buna rağmen gecenin sürprize en kapalı kategorisinin de bu olduğunu söyleyebilirim bence, çünkü ödül benim de istediğim üzere direkt Amour'un olur. Eğer bir sürpriz olmazsa buradan sevgili Haneke'ye bir mesaj iletmek isterim: Lütfen Almanca konuşma ödülü alınca, İngilizce'yi gayet iyi bildiğini biliyoruz.


En İyi Kadın Oyuncu. Emmanuelle Riva adaylar arasında olunca bunu bir çırpıda söyleyemeye çekiniyor olsam da, Jessica Chastain var orda ya, tartışmayalım boşuna. Hem benim favorim, hem de en olası aday kendisi.

En İyi Erkek Oyuncu. Her zaman hayran bırakan oyunculuğu ve tabi 2000'lerin en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm The Master'daki performansıyla Joaquin Phoenix'in ödülü almasını isterim, ama büyük bir ihtimalle kategorinin diğer bir hakedeni Daniel Day-Lewis üçüncü Oscar'ını kazanarak kategorinin en çok kazananı olan Jack Nicholson ve Walter Brennan'ın yanına ismini yazdıracak. Ha tabi bu Phoenix'in umrunda olur mu? Hiç zannetmiyorum. Ben de zaten öylesine tahminlerde bulunduğumdan kendisinin Oscar üzerine söylediklerinin gündem yarattığı röportajıyla da beraber kendisini daha bir seviyorum.


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu. Amy Adams, benim için çok net. Fakat diğer adaylara bakarsak Sally Field 1985'ten beri seviliyor, hani o meşhur kabul konuşmasında "şimdi beni seviyorsunuz" yakarışlarında belirttiği gibi, ama bu sene almak için büyük çaba gösterdiği Lincoln'deki rolünde performansı Daniel Day-Lewis'in gölgesinde kalıyor bence. Helen Hunt filminin çok ses getirmemiş olmasından kaybediyor, Jacki Weaver'ın rolü de filmde çok etkili bir rol değildi, bu bence olumsuz etkiler. Anne Hathaway içinse Empire'ın dediklerini aynen aktarmak istiyorum: Şarkı söylüyor, duygularını teatral biçimde yansıtıyor ve ölüyor, Akademi'nin daha çok sevdiği bir şey var mı? Ayrıca tüm saçını kesiyor, ne kadar travmatik, Oscar'ı hakediyor." Yani hem son zamanlarda yükselişteki kariyeriyle hem de rolündeki şifrelerle Oscar'a yakın duruyor Hathaway, ama o da filmin profilinden kaybedebilir.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu. İşte en dişli kategori, hem ismen hem aday oldukları performanslarıyla hepsi ayrı ayrı hakediyor. Ama benim favorim, rol aldığı her filme özel bir şey katan ve rol aldığı her filmde bir filmi bir kendisini izlediğim Philip Seymour Hoffman, hem The Master'la aday olan herkesi desteklemem de bozulmamış olur. Ama Christopher Waltz 3 yıl içerisinde 2. Oscar'ını kazanacakmış gibi geliyor bana.


En İyi Animasyon Film. Wreck-It Ralph diğer sıradan filmler arasında resmen parıldıyor ve bence hakeden de o. Ama Brave'in hem kadın karakter odaklı olması -yanılmıyorsam animasyonlarda pek sık olmayan bir şey- hem de Pixar filmi olması kendisini öne çıkartabilir.

En İyi Sinematografi. Skyfall'un görüntü yönetmeni Roger Deakins bu ödül sezonunda aldığı ödüllerle daha öne çıkıyor, ama şahsen Life of Pie ile Claudio Miranda'nın almasını tercih ederim ben.

En İyi Kurgu. Zero Dark Thirty'de Dylan Tichenor'la beraber aday olan William Goldenberg aynı zamanda Argo'yla tek başına aday. Ve muhtemelen Argo'yla ödülü kazanacak olsa da, o olmazsa Zero Dark Thirty'le kazanacaktır, bence hakkı da.

Son olarak bu seneki aday belgesellerden yalnızca How to Survive a Plague ilgimi çekmişti, onu da hala izleyemedim, o yüzden o kategoriyi bu sene boş geçiyorum.


En başta da söylediğim gibi umuyorum eğlenceli bir tören olur da Tommy Lee Jones gibi izlemeyiz, zaten Oscar dediğimiz şovdan başka nedir ki?

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

13 Şubat 2013 Çarşamba

Goodbye Dragon Inn / Bu San


Çok sevdiğim özel filmlerden biri olan What Time Is It There? (Ni na bian ji dian)'in yönetmeni Ming-liang Tsai'nın yer yer biraz fazla uzun kaçan planları, Goodbye Dragon Inn'in bir film için aslen kısa olan 82 dakikalık süresini biraz uzamış gibi gösterip kendisini son bir ay içinde izleyen insanlara Altın Küre'de özel ödül almış Jodie Foster konuşmasını hatırlatsa da, filmi bu kadar etkileyici kılan etmen de o planlar olmuş.

Sinemaya yalnız gidenlerin film izlemeye bir güzellemesi ve sinemaya bir ağıtı olan Goodbye Dragon Inn, kapanmak üzere olan bir sinema salonunun son gününü yansıtan, dönüp dönüp afişine bakılacak o filmlerden birisi. Tabi sinemaya yalnız gidenler kadar yalnız sinemaya gidenler diye de söylemeli sanırım, çünkü Ming-liang Tsai'nın düşük dozda kelime kullanarak bu etkiyi bırakabilmesi başka türlü pek mümkün olamazdı. Ve belki bir sayfayı bulmayacak o diyaloglar toplamı içerisinden de dışarıdan etrafta öylece dolaşıyor gibi gözüken insanlara ithafen bu kadar öz bir şey çıkmazdı:

"Artık kimse film izlemeye gitmiyor, ve artık kimse bizi hatırlamıyor."
Aşağıdaki video filmin kapanışı; videonun ilk dakikasına girmeden başlayan, filmin sonunda daha bir kasvetli çınlayan o şarkıyı ayrı olarak bulmaya çalışsam da başaramadım.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

12 Şubat 2013 Salı

Carnage


Tek mekanda geçen diyaloga dayalı gerçek zamanlı filmler, birkaç kelime bileşeniyle kategorize edilebilecek filmler arasında en sevdiğim türde olanlardır. Elbette zaman zaman zorlama gözüken performansları ve diyalogları olsa da genel ilerleyiş çizgisinin insan iletişimi aracılığıyla ortaya koyduğu fikirlere giden yolda bu bence kabul edilebilirdir. Tabi bu, söz konusu filmlerin gerçekliğe uygunluğa dair bir kriteri olması gerektiği varsayımıyla ortaya çıkan bir kabulleniş, yoksa günlük olarak içinde bulunduğumuz durumlarda karşılaştığımız reaksiyonlar üzerinden bir filmi böylesine yargılamak yersiz, çünkü sinemasal boyuttan öte önce yer, zaman ve kişi farkları söz konusu.

Roman Polanski'nin anlamlandırmadığım kadar yüksek yapım masrafları olan filmi Carnage, Yasmina Reza'nın Tony ödüllü oyunundan uyarlama. Film, çocukları kavga eden iki ailenin bu sorunu fiziksel müdahaleye maruz kalmış tarafın evinde görüşmesi etrafında ilerliyor. Etrafında, çünkü anlık olarak hoşa gitmeyen bir cümle veya tavrı bir süreliğine dünyalarının merkezine oturtan insanların bu soruna ne kadar ilgili görünmelerine rağmen onu nasıl bir kenara bırakabileceği ve işleri garip benlik duygularıyla ne kadar çıkmaza sokabileceklerine odaklanmış bir film Carnage. Çoğu çekimde konuşmakta olan karakter kameranın tam odağında yakalanmış olsa da tabi bu, az önceki değerlendirmenin sadece bu dört karakter için olduğunu anlamına gelmiyor. Yani bir nevi, isteklerine uygunlukla gerçeklik arasındaki farkı ayırt etmekte zorlandıkça öfkeye kapılan insanlığın iletişim problemi de masada filmde, kişisel farklılıkları tolere etmede yaşanılan zorluk da ve yazı boyunca kullandığım sorun/problem vb. sözcüklerle dalga geçercesine insanların aslolanı gözden kaçırarak sorun yaratabilme potansiyeli de.

Filmin geçiyor olduğu yer Brooklyn, New York olsa da Polanski'nin hukuki çıkmazları ve kaçak statüsü sebebiyle film Paris'te Dean Tavoularis'in tasarladığı bir stüdyoda çekilmiş. Neyse ki bu, filmin de olmadığı bir yerde olmadığı bir şeymiş gibi gözükmeye çalışmasına sebebiyet vermemiş: Carnage, dört önemli oyuncusunun da kendilerinden bekleneni yerine getirdiği, fazla bir şey sunmaya heveslenmeyen, kendini bilen, sakin ve derli toplu bir film olmuş. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

11 Şubat 2013 Pazartesi

Wreck-It Ralph


Bu senenin Oscar adayı animasyonları üzerine olan birkaç cümlemi 24'ünden bir iki gün öncesinde yapmayı planladığım Oscar toparlaması için saklıyordum, çünkü gerçekten vasatın da altında kalan animasyonlar vardı bu sene. Biraz da bu yüzden Wreck-It Ralph'a dair olumlu beklentilerim kırılmasın diye kendisini izlemeyi mümkün olduğunca ertelemiştim, zira diğer filmler de ilk başta öyle-böyle çekici gözüken filmlerdi ancak ya çok yavan bir seyir sunuyorlardı ya da kendisine pek özel ilgim olmayan Tim Burton gibi ancak klişelerin kullanımını beğendirebildiler. Hepsinin içerisinde çok güzel bölümler vardı ancak onlar da zirve noktaları olarak filmi taşıyabilecek güçte, yeterlilikte değillerdi. Fakat aynı kategoride yarıştığı benzerlerinden sıyrılan Wreck-It Ralph benim gözümde bu senenin hatırlanacak filmlerinden, yani şimdiden söyleyecek olursam bu sene animasyon filmler arasında favorim kendisi.

Alternatif bir evren arayışıyla veya hiç öyle büyük tasarılara girişmeden sadece zamanın geçişini güzelleştirebilmek ya da en azından katlanabilir kılmak için video oyunlarla haşır neşir olmuş bir insanın kendisini hep-aradığı-evinde hissedeceği bir film Wreck-It Ralph. 30 Rock'da daha sonradan beni sıkmaya başlayan o karakterinin ilk bölümlerdeki etkileyici performansını sadece sesiyle Felix'e yansıtabilen Jack McBrayer veya o meşhur Oscar skeciyle daha bir sevdiğim John C. Reilly gibi, karakterleri seslendiren oyuncuların filme gerçekten çok büyük katkısı var ama benim söylemeden geçemeyeceğim, gösterilerinde mizahi yaklaşımından çok sesini kullanışına her zaman hayran kaldığım Sarah Silverman'ın kendisine tam oturmuş bir karakteri seslendirmesi. Yani o bildik film yazıları ifadesiyle, her bir bileşeni sayesinde Wreck-It Ralph benim en beğendiğim animasyonlar arasına çok hızlı bir giriş yaptı, sanırım Disney'in '80'lerden beri planladığı "bir video oyun karakterinin dünyası" fikirli filmini bu kadar erteleyip durması iyi olmuş, ortaya eğlenceli bir seyirlik çıkmış.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;, 

8 Şubat 2013 Cuma

The Perks of Being a Wallflower


Stephen Chbosky'nin kendi kitabından çekici ismini koruyarak uyarlayıp yönettiği The Perks of Being a Wallflower'ın ilk başta sıradan bir gençlik filmi olduğunu düşünsem de film bende yeterli merakı uyandırmıştı. Olduğundan daha derine inmeyi çabalamayan çekimleriyle yakalamayı başardığı bazı anlar ve hislerle beni allak bullak eden film, iyimserliği ve hevesi köstekleyici olsa da samimiyetini etkileyiciliğe döndürmeyi başarıyor. Öyle ki, üşümeyle yapacak bir şey olmamanın getirdiği alışık olunmayan, ürkütücü özgüvenin gündoğumuyla beraber yavaş yavaş havadan uçup gitmesine rağmen aynı güneşin altında farklı zamanlarda hatırladığım anlarıyla beni hala yakalayabiliyor, çünkü bazı sıkıntılar her kareye bu kadar iyi yansımıyor. Sanıyorum Chbosky'nin kendi yazdığı kitabın filmini yönetmesinin bu yansımadaki önemi yadsınamaz. 

Temelde sıradan bir öyküsü olsa da bir noktada hepimizin parçası olduğu sıradanlıklarla hikayenin bazı klişeleri gerçeğe uygun düşüyor, bazıları anımsattırıyor, diğerleriyse büyüme çağının uzaklığına rağmen benzer hisleriyle sizi içerisine alıyor. Yoksa neredeyse ilk yirmi dakikasından sonra tüm seyri açığa çıkan bir filmi başka bir şey benzerlerinden bu kadar ayıramazdı. Kısacası filmi film yapan yaratıcıları kadar izleyicisi oluyor; ve filmin üzerine düştüğü dönem ve yaşlardan çok film hakkında her konuştuğumda istemsizce varıp etrafında dolaşıp durduğum kelimelerin ifade ettiği gibi hisler ve anlarla olan uğraşı, bu yargımın en büyük destekçisi.

Son bir not: film sebebiyle muhtemelen yeniden çokça insanın dinleyeceği David Bowie'nin şarkısı ve filmde yer ettiği önem beni The Perks of Being a Wallflower'ı övmeye itiyor, çünkü filmin hoşlanmadığım hevesliliği Heroes ile farklı bir yöne kayıyor, zira şarkıdaki gibi sadece bir günü kurtarabiliriz, ve filmde de bir nevi bir günü izliyoruz; ertesi günü unutarak.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Şubat 2013 Perşembe

Moonrise Kingdom


Güven meselesi değil bu, kişisel olan her zaman anlatılmamaya mahkûmdur bence, hiçbir zaman değil; her zaman. Çünkü iletişim anlatmamak üzerinden de kurulur, sadece insanlar konuşmaya çok meraklılar. Bilmiyorum, belki bu yüzden hep ilginç ve benzeri kelimelerle tanımlanıyordur benim yakınsadığım Wes Anderson karakterleri, ve bu yüzden renkler bu kadar göze çarpar; bir şeylerle oynanmıştır, kimisi öne çıkarılmıştır zira hislerin ulaşımı başka türlü mümkün olmaz. Karakterlerin kendi içerisinde ve dışında yalnız olmasının getirdiği melankoli ve tabi farkındalık da sahnelerdeki ilgi çekici simetriyi sağlar. Bu ince işçilikli tarzıyla beraber Wes Anderson'un filmlerini benim için özel yapan şeylerden birisi, daha önce The Royal Tenenbaums'da ve The Life Aquatic with Steve Zissou'da da olduğu üzere filmde yaralanan veya ölen köpeklerdir. Hani her "mutlu ve ideal aile" fotoğrafı veya resmi içerisinde eksik olmayan o köpekler, dersem yeteri kadar söylemiş olurum sanırım, yoksa sorun köpeklerle değil; onun imgeleştiği şey ve onu imgeleştirenlerle.

Gösterimdeyken kaçırıp uzun süredir izlemeyi umduğum Moonrise Kingdom, The Royal Tenenbaums'dan sonra en beğendiğim Wes Anderson filmi oldu, ve bunun tek sebebi -Wes Anderson'un çocukluğundaki benzer bir olaya dayanan- Suzy'nin evinde Sorunlu Çocukla Baş Etmek (Coping with a Troubled Child) isimli kitabı bulması değil elbette. Çünkü Black Box Recorder şarkılarını çağrıştıran filmlerin habitatında derinlere inildikçe her zaman daha fazlası vardır, sadece o anlık ufak hevesleri bekler.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Şubat 2013 Pazar

A Streetcar Named Desire


Blanche; ölüm, yani arzunun zıttı, diyor filmde: her karakter kendi içerisinde bir şeylerle mücadele ediyor, hepsi kendisini takip etmeye çalışıyor, kimisi daha fazla hasar alıyor, kimisi gerçekten aldırmıyor veya zaten aldıramıyor olmasının faydasını görüyor. İyinin göreliliği kolay kabul edilen bir şey değil, farkında olan için dahi değil. Çünkü her zaman benliğin dışında belirlenmiş bir şeylerin olduğuna, en azından olması gerektiğine inanarak yıpranan insanlarız, metafizik sadece bir parçası, şimdi odağım değil. Saf suçlu veya mağdur aramıyor olsam da, ve aransa da bulunanlar geçici avuntular olacak olsa da aklın Blanche'de kalmaması mümkün değil, dedim ya bazıları daha fazla etkileniyor; hiç, lütfen rahatsız olmayın, kalkmayın demeyi bırakmadı, sadece en sonunda farketti ki, sadece oradan geçiyordu.


İsimler her zaman yeterli olmuyor filmleri kurtarmaya, özellikle günümüz sinemasındaki hayal kırıklıklarımızı biliyoruz. Ama A Streetcar Named Desire ise işte o isimlerin yer aldığı değil, isim oldukları filmlerden. Tennessee Williams'ın kendisine Pulitzer Ödülünü kazandıran oyunundan uyarlayıp senaryosunu yazdığı A Streetcar Named Desire'ın yönetmeni, Broadway'de hikayeye dair istediği her şeyi yaptığını söyleyip başta filmi yönetmek istemeyen ama daha sonra Williams'ın isteğiyle kabul eden Elia Kazan, yani ne kadar iyi bir yönetmen olduğu bir yana ismini her andığımda arkasından tekrarladığım o jurnalci Elia Kazan. Broadway versiyonundaki her oyuncu filmde de tekrar kendi rollerini oynasa da filmde afişe yazılacak büyük isim için oyunun Londra versiyonunda Blanche'i oynayan Vivien Leigh yine oyundaki rolüyle dahil oluyor filme. Tabi filmin sonraki gösterimleri için hazırlanmış olan afişlerde yanındaki isim onun kadar, hatta ondan daha büyük tonlarda çınlıyor: "Orijinal Brando, heyecanlandıran Brando, keyif veren Brando! Onu efsane yapan rolde!" Tabi Brando daha fazla büyüyor ama o zamana kadar küçük rollerde yer almış Karl Malden de bir nevi çıkışını yapmış oluyor bu filmle. 

Eğer tanım cümlesi fetişimizi tatmin etmek gerekecekse; A Streetcar Named Desire hikayesi, diyalogları, yönetimi ve hem kendi hem barındırdığı isimlerle sinema tarihinin klasiklerinden birisi. 

Bir de unutmadan, Blanche'in her zaman yabancıların nezaketine güvendiği gibi Stanley de, hep arada kaldığı için unutulan bir başkasına güvenmişti: "Stella! Hey Stella!"

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses