31 Ocak 2013 Perşembe

Lincoln


Henüz isim seçimiyle de gösterdiği üzere film, Amerikan İç Savaşını tüm etkileyenleriyle beraber kapsamlı bir şekilde değil, başlamasına neden olduğu gibi bitmesini de sağlayan politikaların hazırlayıcısı olan Lincoln üzerinden konu ediniyor. Birçok önemli noktanın üzerinden böyle üstünkörü geçilmiş veya onlara hiç değinilmemiş olması gibi filmde içerik ve yapı açısından gedikler var, ancak bu bir Spielberg filmi için olumlu bir şey bence, çünkü filmin çarpıtma ve yönlendirmeye beklenen kadar başvurmadan iç savaşı başlatan ve bitirme yönteminde etkili olan motivasyonu açıkça ve tüm bileşenleriyle yansıtmıyor olması, iyimser bir yorumla filmin seyirciye bir boş alan yaratması olarak kabul edilebilir. Lincoln'ün onu yüceltenlerin gözünden perdeye yansımasına rağmen çarpık-ama-kahraman bir havada sunuluşu mesela; söz konusu yasa maddesinin geçmesinde etkili olan politika kaypaklığıyla eleştiriliyor ama, samimiyet her ne kadar politikayla yapı gereği ters olan bir şey olsa da, Tommy Lee Jones'un Thaddeus Stevens karakteriyle bu politika aynı zamanda onaylanıyor. Yani bu açıdan filmin havada kalan, belki de çeşitli politik ve ticari kaygılar nedeniyle öyle olması da gereken bir tavrı var. Çünkü Blair ailesi, Alexander Stephens ve Thaddeus Stevens bileşenlerinde acımasız gerçekliğin kıyısına gelinmişken 150 dakikalık sürede Abraham Lincoln usulü oyalama taktiği uygulanırsa, bunun kusursuzmuşcasına karşılanması beklenemez. Zira o taktiğin sahibi Lincoln bile, filmin aksine, yeri geldiğinde bu konuda gayet açık: "Bu mücadeledeki asli amacım Birliği (the Union) korumak; köleliği savunmak ya da ona karşı durmak değil. Eğer Birliği tek bir köleyi özgürleştirmeden kurtarabilirsem, yaparım; yok eğer bunu sağlamak için tüm köleleri serbest bırakmam gerekirse, onu da yaparım; ve eğer Birliği korumak adına kimi köleleri özgürleştirip diğerlerini kendi hallerine bırakmam icap ederse, aynı şekilde onu da yaparım. Yani kölelik ve siyahi ırk için yaptığım her şeyi bunun Birliği korumamı sağlayacağına inandığım için yapıyorum, ve neyi yapmaktan kaçınıyorsam, kaçınıyorum çünkü onların Birliğe faydasının dokunacağına inanmıyorum. Yaptıklarımın ne zaman davaya zararı dokunursa o zaman kendimi kısıtlarım, ve ne zaman davaya yardımcı olursa o zaman kendimi daha fazlası için cesaretlendiririm."* 

Önceden izlemiş olduğum Spielberg filmlerindeki gibi Lincoln'ü izlerken de sıkılacağımı düşünmüştüm, ama ön yargım yersiz çıktı, çünkü içeriğini ve tavrını bir yana bırakabilirsek Lincoln gayet sürükleyici bir seyirlik. 

*çevirisini yaptığım o cümleler, The Collected Works of Abraham Lincoln, Volume V, hazırlayan Roy P. Basler, "Letter to Horace Greeley" (August 22, 1862), s. 388 üzerinden alınmıştır. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

29 Ocak 2013 Salı

Zero Dark Thirty


Zero Dark Thirty bu ödül sezonunun en çok tartışılan filmi ve bu tartışmalar hala da devam ediyor. Öncelikle belirtmeli ki film eleştirmenlerinin büyük çoğunluğu filmi resmen kutsuyorlar, hatta filmin gizli politik mesajları olduğunu söyleyen gazeteciler dahi artistik açıdan film için olumsuz bir şey söyleyemeyeceklerini ekliyorlar. Filmin tartışma konusu olan kısmıysa Bin Ladin'in öldürülmesine giden süreçte bir sorgu yöntemi olarak kullanılan işkencenin rolü ve bunun filmde gösteriliş şekli. Ancak tüm tartışma, üzerine olduğu bu mesele kadar basit değil, çünkü film üzerine var olan gruplaşma homojen bir politik çatışma ürünü değil. Ve şahsi fikrim, ortaya konulan argümanların hepsinin sağlam temelleri olmaması da tartışmayı karmaşıklaştıran başka bir şey. Varolan tartışmayı takip ettikten bir süre sonra ulaştığım bu kanı, filme, konusu olan gerçek olaya ve tartışmalara Birleşik Devletler'in dışından bakıyor olduğum için mi bana böylesi zorlama geliyor diye düşünürken Indiewire'da yazan eleştirmenlerden New York'lu Matt Singer'ın filmi işkence üzerinden eleştirenlere cevaben yazdığı şey sorumun konuyla alakasız olduğu gösterdi: "Zero Dark Thirty işkenceyi yüceltmek adına işkence sahneleri içermiyor. İşkence sahneleri var çünkü Birleşik Devletler insanlara işkence yaptı."


Yani konuda durulan tarafı belirleyen bakış açısı. Ve benim baktığım yerden filmi eleştirenlerin çok farklı düşünceleri olduğu görülüyor. Mesela New Yorker'da Jane Mayer filmin işkenceyi etkili bir yöntem olarak göstermesinin yanlış olduğunu söylüyor ve gösteriminden de çok bunun filmde hiç sorgulanmamış olmasına takılıyor, fakat kullandığı cümlelere dikkatle bakınca bu argümanlar, bir nevi Amerikan hükümetinin bunun muhasebesini sonradan da olsa yaptığını ve artık bundan vazgeçildiği için üzerinde bu kadar ve bu şekilde durulmuş olmasının etik olmadığı noktasına varıyor. Atlantic'de Peter Maass ise senarist Mark Boal ile görüşmesinden bir cümleyi öne çıkartıyor: Bu bir belgesel değil; film, dolayısıyla gerçek olaylardan hareketle oluşturulmuş bir kurguya sahip ama her diyalog, her hareket gerçek değil. Ordansa film üzerinden hükümetin ve kurumların kendi bilgilerini sadece belirli kişilere açmasını eleştiriyor ve yönetmen Kathryn Bigelow'la Mark Boal'ın bu sebeplerle doğal olarak CIA'ye yakınsayan bir film çekmiş olduklarını, CIA değil FBI kaynaklı gizli bilgilerle çekilmiş bir film olsa kurumsal farklılıkları sonucunda ortaya çıkan filmin çok daha farklı olacağını, kişisel olarak bir suçlarının olmadığını söylüyor. Ancak yine de Amerika'nın Irak'a girmesine yol açan yanlış bilgilendirmelerinden işkence dosyalarına ve birçok sivilin ölümüyle sonuçlanan saldırılara neden olmasıyla CIA'in, Amerika'ya yönelik tehditlere bir çözümden çok onların sebebi olmasına filmin kayıtsız kalmamış olması gerektiğini ekliyor. Amerika'nın Afganistan, Irak ve Guantanamo'daki işkence uygulamalarını inceleyen Taxi to the Dark Side belgeseliyle Oscar kazanan Alex Gibney Salon'daki eleştirisinde Obama ve Bush yönetimleri arasındaki anlayış ve uygulama farklılıklarının yansıtılmayışını ve filmin sorumlu bir tavırla gerçekleri yansıtmayışını eleştiriyor. Ayrıca filmin işkenceyi etkili bir yöntem olarak gösterdiği yönündeki eleştirileri okudukça, farklı filmlerden mi bahsediyoruz acaba diye düşündüğümde kendi kendime verdiğim cevabı veren ("Bin Ladin'i ele veren bilgi işkence yoluyla değil, işkencenin sonlandırılmasıyla elde edildi") senarist Mark Boal'a da filmin kurgusuna bakılırsa bilginin elde edilmesinde işkencenin etkili olduğu izlenenimi bırakıldığı ve Boal'un bahsettiği sahneye de işkence sonucunda/sayesinde gelindiği cevabını veriyor. Ek olarak, Peter Maass'in CIA üzerinden söylediklerini hatırlatırcasına CIA'in halkla ilişkiler takımı muhtemelen filmden çok memnundur diyor, fakat Connor Simpson'un haberine bakılacak olursa durum tam tersi: CIA direktörü Michael Morell, normalde bir Hollywood filmi üzerine yorumda bulunmayacak olsa da Zero Dark Thirty'den ve CIA'in resmedilişinden rahatsız olduğunu bildiren bir mesaj yayımlamış kurum genelinde. Zaten iş burada iyice garipleşiyor, çünkü başta Bigelow ve Boal'a gizli bilgilere erişim imkanı verildiğini reddeden CIA daha sonra bunu kabul etmişti, dolayısıyla filmi de onaylamış oluyorlar.


Ancak bu argümanlar üzerine benim önemsediğim birbirine direkt cevap niteliğinde olan iki yazı var. Michael Moore Time'da yayımlanan yazısında filmi hem artistik hem içerik açısından tamamen desteklediğini çünkü filmin işkenceyi övmediğini, tersine Bush yönetiminin rezilliğini gösterdiğini ve filmden çıktığında Obama'ya oy vermiş olduğu için bir kez daha doğru bir şey yaptığını anladığını söylüyor. İnsanlara da Zero Dark Thirty'yi mutlaka tavsiye ediyor ve filmin işkence konusunda insanları bilinçlendirdiği eklemesi yapıyor. Fakat tüm bunlar sırasında Moore'un filmde olmayan sahneler üzerinden filmi övmesini, Moore'un film ve olaylar üzerine "yapıcı düşünmesi" şeklinde yorumlayan -ve benim de birkaç açıdan katıldığım- Dave Clennon CounterPunch'da tıpkı Obama hükümetinin yapmadığı gibi Zero Dark Thirty'de de işkence uygulayan hiçkimsenin cezalandırılmadığını, filmin ana karakterinin de direkt gösterilmese dahi işkence uygulamanın ötesinde o yöntemlerle tutsakları öldürdüğünün birçok sahneden anlaşıldığını söyleyip bunun dışında filmdeki diğer sorgulamalarda da direkt işkence yapılmasa dahi tutsakların önceden maruz kaldıkları uygulamaların etkisiyle bilgi veriyor olması gibi filmin belirli sahne ve sekansları üzerinden Moore'un övgüsüne cevap veriyor.


Sonuç olarak Zero Dark Thirty, içerisinde de üzerinde de politik hesaplar olan bir film. Zaten filmin gösterim tarihinin seçim sonuçlarını etkilememesi için 2012'den 2013'e -seçim sonrası 2012 Aralık'ta Amerika'da sınırlı bir gösterimi yapıldı fakat asıl vizyon tarihi 2013 Ocak'tı orada- kaydırılmış olması dahi başlı başına bunun göstergesi. Film bir belgesel olmadığı için gösterilen tepkiler "at üzerinde düşlenen padişahlar"la "onu öyle yalnız ve çaresiz gösteremezsiniz"i biraz hatırlatmış olsa da aslında alakası yok, çünkü bu eleştirilerde senaristle yönetmenin de büyük payı var: film henüz başlarken, filmin gerçek olaylara ve onları birinci elden deneyimlemiş olan insanlara dayandığı uyarısı yer alıyor ve senaristle yönetmen sürekli, filmin bir gazetecilik ürünü olduğunu fakat nihayetinde bir belgesel olmadığını söylüyor. Filmde Bigelow'un Bin Ladin'in yüzünü ve hükümet yetkililerini direkt göstermemeyi tercih etmesi karikatürleşmeyi engelliyor olduğu için takdir ettiğim bir şey olsa da kurgunun gerçekliğe yaklaşmasında büyük katkısı olduğu için şu tartışmalardan sonra pişman mıdır acaba Bigelow, merak ediyorum. Tüm tartışmaların ötesine gelirsek Zero Dark Thirty, yakın zamanı fazlasıyla etkilemiş hem etken hem de edilgen figürlerden birisinin tüm bu olaylar bütününde yine hem etken hem edilgen diğer öznesi tarafından takip ve öldürülme sürecini hiç çekici olmayan bir 157 dakikada anlatıyor. Ortaya çıkan filmin dağınıklığı da belki Bigelow'un Mayıs 2011 -operasyonun tarihi- öncesinde hali hazırda Bin Ladin üzerine bir film hazırlığında olmasıyla açıklanabilir. Bigelow ve Boal'un yaklaşımları sonucunda "elde-silah-yukarda-uydu-bekle-bizi-kötü-adam-bin-ladin" tarzında testosteron fışkıran bir film olmaması sayesinde filmi Jessica Chastain taşıyor, çok da güzel yapıyor, iyi ki yapıyor, ama filmi bir nevi kurtaransa tüm bu tartışmalar oluyor.

Bu arada, filmin koparttığı patırtıyı anlamaya çalışırken edindiğim resimde tartışmayı en iyi yansıttığını düşündüğüm sadece birkaç yazara ismen yer verdim burada, çünkü bir noktadan sonra söylenenlerin çoğu ciddi anlamda birbirinin tekrarını oluşturuyor, ama yine de bu tartışma daha çok uzun sürecek gibi de duruyor.

Tüm bu ciddi yorumların ardından Amy Poehler'ın Golgen Globe'un açılış monologunda söylediğini ekleyerek bitireyim en iyisi:
"Açıkçası Zero Dark Thirty üzerindeki tartışmaları pek takip etmiyorum ama konu işkenceyse, ben James Cameroon'la üç yıl evli kalmış olan kadına güvenirim." 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
ayrıca; jessica chastain'in filmden seçtiğim kareleri bu yazının hazırlanma sürecini de özetliyor. o değil de jessica chastain demiş miydim?

28 Ocak 2013 Pazartesi

I Hired a Contract Killer


Yaşamın kaçmak üzerine olduğunu düşünüyorum gün geçtikçe. Kaçacak kadar bir yükü yoksa da, kaçamayacak kadar bir yükü varsa da sonla ilgili problemleri oluyor bireyin. Benzer tezatlıkla, insan ilişkilerinden bir şekilde uzaklaşmış olanın genelde yabani ve bencil olduğu düşünülüyor ama bence kaçırılan nokta insan ilişkilerinin zaten bireyin belli çıkarlarından ötürü beliriyor olduğu. Yani yardım kampanyaları sadece muhtaç olan insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mi yapılıyor, yoksa o kampanyaya katkıda bulunan insanların eylemleri konusunda kendilerini iyi hissetmesi ve egoları mı o ulvi amaçtan daha fazla etkiye sahip oluyor, düşünmek lazım.

Yaşam-ı/-a hali hazırda kırılgan olan Henri'nin 15 yıldır çalıştığı işinden çıkartılması kendisini intihar etmeye ikna eder. Fakat Henri girişimlerini sonuca ulaştıramayınca bir kiralık katil tutmaya karar verir, ve o büyük gün geldiğindeyse sonu bilmenin getirdiği cesaretle Margaret'le tanışır; artık ölmek istemiyordur. Henri'nin yaşama tutunduğu ve ondan koptuğu anlarda içinde bulunduğu yakınsadığım durumlar, yaşam ve karakterlerin kayıtsız soğukluğu ama daha önemlisi Fransız aksanıyla İngiltere'de yaşayan Henri'nin yabancı sözcüğünü tekrar düşündürten yapısıyla -pratikteki tarzıyla bir türlü barışamadığım- yönetmen Aki Kaurismäki'nin en beğendiğim filmi oldu I Hired a Killer.

Aki Kaurismäki, Jim Jarmusch sevgimle tanıştığım bir yönetmen. Önce Ariel filmini izlemiş ve beğenmiştim ama üzerinden çokça geçmesine rağmen Le Havre'nin festivallerde gösterimine kadar başka filmini izlememiştim kendisinin. Sonrasında Drifting Clouds ve Hamlet Goes Business filmlerini izlerken kendime de yaptığım baskıdan ötürü az daha zona olacak seviyeye geldiğim için iki filmi de istemeyerek yarıda bıraktım. Yani kağıt üzerinde oldukça çekici olmasına ve Jarmusch'un tarzıyla da benzerlik göstermesine rağmen Kaurismäki'de filmin ruhunu oluşturan değil, ruhunu yokeden, filmografisinde her zaman aynı şekilde dengelenmeyen bir şeyler var, en azından benim deneyimim bu yönde. Mesela Robert Bresson'un sinemanın bir eksiltme sanatı olduğu yönündeki anlayışına denk düşen ve bunu da iyi uygulayan bir yapısı var filmlerinin, özellikle de Hamlet Goes Business'ın açılış sekansı buna örnek olabilir, fakat bu eksiltmeler ne kadar iyi yapılmış olsa da geriye kalanlar izlemesi ızdıraba dönüşen bir bütün oluşturuyor. Bu noktada kendisinin gayet oturmuş, belirgin ve seveni olan bir tarzı var, fakat şahsi fikrim bu tarzın olumlu işleyişi bir süreklilik teşkil etmiyor, kimi zaman olumlu önyargılarla suyu çıkarılırcasına filmden "etkileyicilik" çıkartılmaya çalışılıyor. Çünkü sanıyorum ki I Hired a Contract Killer'ı diğer filmlerinden önce izleseydim, diğer izlediğim filmleri üzerine fikrim en sonunda yine muhtemelen aynı olacak olsa da, daha uzun süre dayanacak, belki filmleri sonuna kadar izleyecektim. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

27 Ocak 2013 Pazar

Django Unchained


Söz konusu Tarantino olduğunda malzeme çok fazla, orası kesin. Spike Lee'nin filmi izlemeyeceğine yönelik söylediklerinden -gerçi o biraz da susmayı pek sevmeyen Spike Lee'den kaynaklı, çünkü siyahilerin genel olarak Tarantino'nun konuya yaklaşımıyla ilgili bir problemleri yok, zaten siyahi toplumun önemli yayın organlarından The Root'ta da gayet güzel bir söyleşisi var kendisinin- Tarantino'nun filmini pazarlama sürecinde haklı olarak tepki gösterdiği Channel 4 spikerine, The Hollywood Reporter'ın bu seneki Director Roundtable'ında -geçen ay konuk olduğu Craig Ferguson'da da yapmış olduğu gibi- insanı boğarcasına bir heyecanla konuşmaya başlayıp susmamasından filminin yarattığı tartışmalara kadar. Fakat Django Unchained'i izledikten sonra benim için tüm bunlar içerisinde en önemlisi, Tarantino'nun son birkaç söyleşisinde, bir noktadan sonra geriye dönüp parıldayan bir filmografi görebilmek adına yönetmenliği bırakacağını söylemesi. -Şimdiki cümle yönetmenin filmografisine aşina olanlar için Django'nun olay örgüsüne yönelik önemli çıkarımlara neden olabilir- Çünkü Tarantino henüz şimdiden Inglourious Basterds'ın arkasından kendisini tekrar etmiş. Bu sefer başka bir tarihi karanlığı konu edinirken benzer yöntemlerle ona yaklaşımı değil sadece konu; iki filmi de üst üste koyduğumuzda final sekansları haricinde dahi ortada neredeyse farklı bir şeyin kalmaması.

Bu benzerlikler ve kendini tekrarlarla beraber bence Django Unchained'i özetleyen en güzel şey, neredeyse her Tarantino filminden sonra söylenebilecek olan güzel müzik seçkisinde gizli: Django Unchained'in de yine dikkat çekici bir soundtrack albümü var fakat bu, müzik kullanımının da aynı güzellikte olduğu anlamına gelmiyor. Öyle ki, bir noktadan sonra film bir Tarantino hayranının Youtube'daki video kolajını izliyormuşsunuz hissi yaratıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

26 Ocak 2013 Cumartesi

Argo


Hollywood'un klişe "içeriyi yansıtış" ögelerinin en klişe eleştirilerinden birisi "felsefi bir yanlışlık yok, sadece bireysel kötülükler var demeye getiriyorlar"dır. Ben Affleck'in Argo'su bunu görece farklı bir şekilde ele almış: "yapılabilecek şeyler arasında yapılması gerekenler kategorisinde olanlar eğer kakofoniye neden olacak en kolayı kadar riskli olduğu için yapılamıyorsa, söz konusu hebelehübeleyse gerisi teferruattır diyecek insanlar var." Plotun filmi izledikten sonraki ifadesi budur benim için.

Filme dair hatırladığım ilk haberler George Clooney projeyle ilgilenirken yönetmenlikte beklenmedik bir takdir alan Ben Affleck'in uzun süre projenin peşinden koştuğu, ve sonra siyasetçi-olacak-çocuk-aktivistliğini oynamayı pek seven ikilinin projeyi evirip çevirdiği yönünde. Proje lafı da garibime gidiyor ama final jeneriğinden hemen önce ekrana yansıyan yazılardaki "hükümetler arası işbirliği" ifadeleri dahi ilk gösterimlerden sonra gelen eleştiriler üzerine eklenen bir filmden bahsediyoruz, dolayısıyla ortada her zaman bir plastik sunuş var. Peki o sunuş nasıl? Öncelikle bayıcı silahlı çatışmalara dayalı ortaya çıkan bir aksiyonu yok filmin, zaten mevcut konusunda da sırıtırdı ama bunun olmamasının ucuz aksiyonu önlemiyor olduğunu söyleyebilmek adına onu belirttim. Hikayenin nasıl sonlanacağını biliyor olmak elbette filmin de hikayenin de değerini düşürmemeli, ama Argo, malesef, kendisinden beklenen sürükleyiciliği sürüncemeye döndüren seyirliklerden birisi oluyor, ucuz aksiyon öbeği de tam orada yatıyor zaten. Tüm gediklerine rağmen bu seyirliğin keyifli olup olmaması da tabi seyircisine bağlı, mesela ilk anda bu cümlelerim sebebiyle olumsuz gözüken bakışıma rağmen Alan Arkin'in karakterinin TV'deki kötü haberler üzerine söylediği şu cümlesi filmi benim gözümde kurtarıyor: "John Wayne altı aydır yerin altında gömülü ve Amerika'ya kalana bak!"

O cümleyi benim bakış açım da özel bir yere koymuş olabilir, yazılış ve kullanılışındaki amacı bilemem elbette, fakat o cümlenin hiçbir şey değilse bile, filmin Hollywood'un siyaset ve manipülasyonlarla olan ilişkisini bir Hollywood filmi olarak yansıtışında önemli bir noktaya değindiği kesin. Bu yüzden de dağınık bir odayı aceleyle toplamaya çalışır gibi başlayıp sonrasında rayına oturan ve orada biraz sıkışan yüzeysel ama seyri eğlenceli olabilen filmi iyi yazılmış birkaç diyaloguyla anmakta bir sakınca yok bence.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Ocak 2013 Cuma

Pierrepoint: The Last Hangman


22 yılda 608 kişiyi asan işinin ehli bir cellat Albert Pierrepoint. Onun için baba mesleği, o yüzden daha ilk işinde ortaya çıkıyor hem yapılan şeyin ne kadar zor olduğu, hem de Pierrepoint'in konudaki uzmanlığı. Bu başarısı sayesinde tabi tabiri caizse bir nevi devletin favori kiralık katili de oluyor. İdam cezasını rasyonalize etmeye çalışmak hangi kafanın uğraşı, bize yabancı değil, biliyoruz. Hoş, idam yasal bir cezalandırma yöntemi olmasa da artık ülke sınırları içerisinde, devletler yasal olarak insan öldürmenin yollarını bulmakta çok yaratıcı, o da başka bir konu. Yalnız o asılsıncılara zaten hiç girmiyorum. İşte Pierrepoint'in sırrı bunları hiç düşünmüyor olması, çünkü onun için bu sadece bir iş, mekanik bir süreç. Ama yeri geliyor onun da farkettiği oluyor: "Onlar hiç değilse kıskançlıktan, tutkudan, anlık bir şeyden dolayı öldürdüler. Ya ben? Ben ne söyleyebilirim? Yüzlerce insan öldürdüm. Yüzlerce! Ne için, ha ne için?"

The Last Hangman tek boyutlu bir film, hikayeyi de karakterleri de ele alışı için geçerli bu. Yani derdini anlatabilmesi için biraz kolay yolu seçmiş. Filmin seyirciye Pierrepoint'in hikayesini yalnızca bir cellat portresi olarak sunması odağı dağıtmamak adına yerinde bir hareket gibi görünse de, film ana karakterinin izinden gitmiş olmuş ve hikaye anlatıcılığını sadece bir işe indirgemiş. Ama filmin hoşuma giden en önemli yanı, karakter yargılanmadan sunulurken insanların vahşete duyduğu ihtiyacın, amansızlıklarının ve tepkilerin gerçekçi ve dozunda yansıtılması, hatta bunun afişe bile taşınması: "Dünyanın bir kahramana ihtiyaç duyduğu sırada onlara istediklerini verdi. Ama tarih acımasız olabiliyor."

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

24 Ocak 2013 Perşembe

Silver Linings Playbook

Daha önce sette kavga olayları yüzünden kariyeri ciddi bir çıkmazdayken The Fighter'la kendini buldu diyebiliriz David O. Russell için, çünkü Three Kings'te kavga ettiği George Clooney de, I Heart Huckabees'de kavga ettiği Lily Tomlin de The Fighter'dan sonraya denk gelen söyleşilerinde sorulara cevap verirken direkt veya dolaylı olarak kötü bir şey söylemeyip aksine övmüşlerdi Russell'ı. Elbette bu iki isim tanınan isimler olduğu için basına yansıyanları, yoksa sette herkese çattığı söyleniyordu o dönemlerde, ve benim şimdi bu söylediklerim The Fighter'dan sonra yeterince yazılmış, konuşulmuştu ancak Silver Linings Playbook'tan sonra bu adamda sevdiğim bir şey olduğunu farkedince ben tekrar geriye döndüm.


Film Amerikan sinemasının sıradana bakışında tahmin edilebilir bir noktada duruyor olsa da kendisini ayıran nokta David O. Russell'ın varlığı. Kendi oğlunun da obsesif kompülsif bozukluğa sahip bir manik depresif olması elbette filmi onun için kişisel bir noktaya oturtuyor, fakat daha ötesinde The Fighter da benzer hislere sahipti benim için, dolayısıyla Russell'ın filmiyle olan samimiyeti bence burada önemli olan. -daha önce pek beğenilmeyen filmi I Heart Huckabees'i de beğenmiş olmama rağmen- The Fighter'ın "her şeyin tesadüfi bir şekilde bir araya" gelmesiyle ortaya çıktığını ve filmin çoğunlukla stüdyo mantığına dayalı olarak çekildiği görüşündeydim, ta ki New York Times'la yaptığı söyleşiyi izleyene kadar. Her zaman için, pek-de-başarılı-olmayan ve bir-şekilde-yaşayan insanların dahil olduğu hikayelere daha fazla ilgi duydum, fakat bunların ortaya konuluş biçimi ve bakış açısı benim için büyük önem taşıyor. İşte Russell'ın da bu noktada, ilgimi çekmeyen ama hoşuma giden bir yaklaşımı var; karakterlerini yaşadıkları çevreden soyutlamaması kadar o çevreyi göze sokmadan ama etkili biçimde yansıtması ve dışarıdan önemsiz görünen şeylerin anlık büyük problemlere dönüştüğü çatışma anlarında ortaya çıkardığı uygunsuzlukları son iki filmini de günlük yaşam problemlerine değinmeyen, onları yansıtan bir hale sokuyor.

Sonuç olarak Silver Linings Playbook, yine tamamiyle tanıdık bir seyre sahip ama The Fighter kadar güzel olmasa da detaylarıyla benzerlerinden ayrılan, Oscar yarışındaki bir David O. Russell filmi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

23 Ocak 2013 Çarşamba

King of New York


Christopher Walken,'ın etkileyici soğuklukta bir Frank White portresi çizdiği King of New York'a yüzeysel olarak bakınca neredeyse her şey tanıdık geliyor; eski bir suç örgütü lideri cezaevinde geçirdiği zaman sonucunda kendisiyle dünyayı daha farklı şekilde bağlayan yeni bir yol bulur ve o hayalle eski işlerine geri döner. Elbette ana karakterin yoluna devletin meşru suçlarıyla o kadar yakından tanışmamış birisi kolay kolay çıkamaz ama devletin sözde insan için olan zorba polisi de peşinden ayrılmaz. Hikaye bu eksende gelişse de King of New York'u bu bilindik rotadan ayıran şey öncelikle stilistik atmosferi ve onu beslediği politik altyapısı. Gayet ciddi meseleleri ciddiyetlerini elden bırakmadan ama bir o kadar da sade ve iyi düşünülerek arka plana alıp üzerine -oturtulmayıp- dikilen hikayelere hep zaafım oldu, bu filmi de Walken'ın dans ettiği sahneler haricinde bu yüzden sevdim. Fakat belki filmin büyük konuşmamaya çalışmama tercihi -yerinde bir tercih olsa da bunun ifade biçimleri- belki de hikayenin Robin Hood misali fazla sıradan bir noktadan direkt olarak kurulması ortaya savsak bir film çıkarmış.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,  

10 Ocak 2013 Perşembe

85. Akademi Ödülleri / The Oscars 2013


85. Akademi Ödülleri'nin adayları bugün açıklandı. Zaten birçok yerde var ama yine de şuradan adaylara bakabilirsiniz, her ne kadar canlı yayın bitecek olsa da sonradan video olarak gelecek olan adayların duyurusuna da şuradan bakabilirsiniz.

Her sene olduğu gibi, başta The Master ve henüz izleyemediğim Moonrise Kingdom olmak üzere, Akademi'nin görmezden geldiği filmler var ama belki artık alışmış olmamız lazım bu duruma, top benim oynatmam diyor adamlar. Hoş bir de sormak lazım herkes aynı oyunu mu oynamak istiyor? Zaten benim şaşırdığım nokta güzel insan Paul Thomas Anderson'un yönetmeni olduğu The Master'ın görülmemiş olması değil Weinstein'ın dağıtımını yapmış olduğu The Master'ın görmezden gelinmiş olması. Adaylar arasında bunun dışında sürpriz yok. Belki Beasts of the Southern Wild'ın ismini yazmakta zorlandığım çocuk oyuncusu Quvenzhané Wallis'inden bahsedebilirdik ama henüz geçen aydan başlamıştı onun aday olacağının da dedikoduları. Yalnız Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisi var ya, hah işte orası yıllardır olmadığı kadar güzel gözüküyor gözüme. Bir de ödül töreni öncesi filmleri izleme sürecinde çok eğleniyor olsam da bu sene Spielberg filmini izlemek durumunda kalacağım, geçen sene War Horse'u umursamamazlık edebilmiştim ama Lincoln'ün çok daha ciddi adaylıkları var, bir de Daniel Day-Lewis var tabi ki. Yani izlemek zorunda değilim filmi elbette ama son iki yıldır ödül töreni sıkıcı geçiyor olsa da sinemanın şov yönünün en eğlenceli olayı Oscarlar benim için, dolayısıyla o geceyi filmleri izlemiş olarak beklemek çok daha keyifli ve anlamlı. Yine de bu sene Les Misérables'ı görmezden gelmeye meyilliyim ama bakalım. Son olarak Zero Dark Thirty'yi izlemek için var olan iki sebebime beklenen üçüncü sebep de eklenmiş oldu; film o kadar konuşuldu ki, izledikten sonra okuması neredeyse film süresini bulacak olan birikmiş okumaları, Jessica Chastain ve son olarak Oscar adaylığı. Ve bir de elbette Jessica Chastain demiş miydim?

Not: Birçok film eleştirisini ve -rafine sinema zevklerinden dem vuran ama her zaman için sinema sevgilerini sorgulamış olduğum- yazarlarını sinemaya ve filmlere yukarıdan baktıkları için eleştirip okumazken yanlış anlaşılmak istemem, yalnızca Spielberg genel olarak sıkıcı bulup izlemeyi pek tercih etmediğim bir yönetmen ve Sefiller gibi klasiklerin de büyük prodüksiyonlarla tekrar sunulan hikayelerinde pek ilgi çekici bir şey bulmuyorum, yani problemim bu yapımların aynı seneye denk gelmiş olmasında. Yoksa tahminlerim ve sonrasında şovlarla yine Oscarlarla içli dışlı olacağım süreç başladığı için gayet memnunum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularlar:;,

8 Ocak 2013 Salı

Amour


Sınavdan erken çıkabilirsem vizyonda izlemek istediğim üç filmi de akşama kadar izlerim diyordum bugün için. Sınavdan erken çıkamadım ama kafamda var olan filmleri izleme sıralamasını değiştirip birer gösterim kaydırarak yine izleyebilecektim. Fakat işte bu noktada yapabileceğim en büyük hatayı yaptım sanırım, filmleriyle seyircisinin boğazında bir şeyleri düğümlemek konusunda oldukça başarılı olan Haneke'nin Gezici'de sabah uyuyakalıp kaçırdığım Amour'unu izledim ilk önce. Salondan çıkar çıkmaz istediğim tek bir şey vardı: hiçkimseyle konuşmadan eve gidip uyumak.


 Haneke, iki ay önce The Guardian'daki söyleşisinde -aslında daha önce de birçok sefer benzer şeyleri söylemiş olsa da- filmin açılış sekansıyla ilgili sorulan soruyu, "tüm anlamlar iyi, tüm yorumlar tatmin edici, aralarında seçim yapmıyorum çünkü açıklamalardan hoşlanmıyorum." diye cevaplıyor ve devam ediyor;  "Juliette Binoche'la da Cache'de böyle olmuştu. Oynadığı karakterin iş arkadaşıyla ilişkisi olup olmadığını sormuştu ve filmde o karakterle sadece iki sahneleri vardı. Ben de birisinde ilişkileri varmış gibi diğerinde de yokmuş gibi oynamasını söyledim. Bu cevabımın kendisine yardımcı olduğundan şüpheliyim. Karmaşıklık ve karışıklıklara izin vermeliyiz. Bana bu tarz bir soru sorulduğunda, genellikle, cevabı bilmediğimi çünkü yazarla çok iyi bir ilişkimin olmadığını söylüyorum." Elbette kendisi, filmlerinin aynı zamanda senaristi. Ve tabi birçok  farklı yerde benzer biçimlerde söylediği bu cümleler de, filmleri kadar, Haneke'ye hayranlık duymanın bir başka sebebi. 

Amour, Anne ve George'un evlerinin zorlanan kapısıyla açılıyor, ve sonrasında seyirciler ekrana yansıyor, ara-larında/mızda Anne ve George da var. Ardından o eve tekrar döndüğümüzdeyse farklı zaman dilimleri olmasına rağmen zorlanmış kapı kilitlerine bakarak içeri girmiş amatör hırsızlardan bahsediyor George. Henüz film başlarken kendi tabiriyle seyirciye saldırmaya başlıyor yani Haneke, yalnız film sonrasında bıraktığı etkiden ziyade, bu direkt bir saldırı. Gün geçtikçe bir yandan daha çok yakınlaşan fakat diğer yandan ve aslen daha çok uzaklaşan çift, ölmekte olmanın soğuk bir resmi oluyor. Film, ismiyle beraber bir çiftin etrafında dönüyor olmasına rağmen, belki benim insan ilişkilerindeki uzak konumum ve bu noktadaki statikliğimin de etkisiyle benim için daha çok birbirine belki alışkanlıkla, belki muhtaçlıkla mahkum kalmış iki yalnız insanın her şeye rağmen yaşamak için verdikleri uğraşı temsil ediyor, George'un filmdeki son sahnesi dahi aslında bu yalnızlığın ve ondan kaçmak için çabalayan insan zihninin oyunlarının bir gösterisi gibi. Ama her ne olursa olsun, filmde George'un küçükken izlediği bir filmden sonra yaşadıklarını anlatırken filmi ve filmde neler olduğunu hatırlayamadığını ama yalnızca filmin kendisine neler hissettirdiğini hatırladığını söylediği gibi, Amour da finalinden sonra nefes almayı zorlaştırmasıyla hatırlanacak tarafımdan.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Ocak 2013 Pazartesi

Tepenin Ardı


Takvimsel sebeplerle bu aralar her yerde yılın filmleri listeleri dönüyor, ben kendi kendime gülüyorum tabi onlara. Sight & Sound gibi prestijli dergilerin listelerine gözden kaçırdığım filmler için ve bu yıl izlediklerimi  hatırlamak adına bakıyorum ancak diğer listeler de bana komik geliyor, belki sürekli ve her yerde karşıma çıktıkları için artık boğuyor olabilir. Her neyse, benim izlediğim 2012 yapımı filmler içerisinde en çok etkilendiklerimden birisi The Master idi. Fakat öylesine kötü bir reklam kampanyası yürütüldü ki her yerde Scientology'ye dair izler beklendi filmden, gerçi diğer yandan söyleşilerde Paul Thomas Anderson da kendisine Scientology ilişkisi üzerine sorulan sorularda senaryo yazım sürecinde onlar üzerine baya kitap okuduğunu söylüyordu, ancak filmi izledikten sonra benim gördüğüm çok daha farklı ve melankolik bir dünya, karakterler ve onların ilişkileriydi. Hatta geçen hafta nerde olduğunu hatırlamasam da sinema dünyasındaki aşırı reklamlar -hype- ve onların getirdiği problemler üzerine okuduğum bir yazıda ilk defa bir başkasından da bunu duymuş oldum. Peki Tepenin Ardı'yla bunların ilişkisi ne? Filmi izlemeden okuduğum her yazıda istisnasız olarak bir düşman fikriyle var olmaktan, bir karşı güçten bahsediliyordu, hatta zaten filmin afiş yazısı da durumu gayet iyi özetliyor: "hep bir düşman vardır." Yani Tepenin Ardı pek fazla kopyayla gösterime giremediği için tanıtım süreci başarısız olarak nitelendirilebilecek olsa da, diğer yandan filmin derdini tam olarak ön plana çıkartan da bir tanıtıma sahip, belki de asıl bu yüzden başarısız.

Seyfi Teoman için sadece "saygıyla anıyoruz" diyebilmeye başladığımız günden beri, kendisi filmin yapımcısı olduğundan, bekliyordum ben Tepenin Ardı'nı izlemeyi. Dolayısıyla büyük bir beklentim vardı ve neredeyse hayran kalacağıma inanarak girdim salona, fakat Tepenin Ardı derdini anlatma konusunda en az aldığı eleştirilerde sloganının bahsedilme oranı kadar başarılı olsa da fazlasıyla yavan bir film, hatta diğer bir söyleyişle zamanla eski popüleritesini kaybetmiş olan insanlığa-hisse-amaçlı-etkileyici?-öyküler kıvamında, ama tabi o tarzın mümkün olan en çekici örneğini oluşturduğunu da belirtmeli, çünkü benim kaybettiğim nokta izlemeden geçen gün sayısı arttıkça çıtasını yükselttiğim beklentilerimdi, hoş adam sana derdini en baştan filmini tanıtırken söylemiş sen daha neyi yükseltiyorsan? Bu notlarım gittikçe gevrekleşmiş olsa da, bu kadar uzaktan giriş yapıp cümleler boyu gizlice söylemeye çalıştığım işte tam da buydu; filmin tüm derdini henüz filmi izlememiş olanlara da sunmuş olmak. Çünkü teferruatlı bir çözümleme yapılmaya kalkılsa dahi filmi izleyen birçok insanın filmi okuması, izlemeden önce akıllarına yapıştırılmış o cümlelerde saklı olacak. Öyle ki; filmi seyretmeyen bir insan bile Tepenin Ardı'nı neredeyse izlemiş kadar oluyor. Sonuç olarak Tepenin Ardı, geçirdiği başarısız reklam-pazarlama-dağıtım evresi ve bunun getirdiği olumsuz etkiyi Emin Alper'in ilk filmi olmuş olmasının da yadsınamaz tesiriyle sanatsal eser olma yönüyle malesef göğüsleyememiş bir film.

gevreklik sona erdi.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Ocak 2013 Perşembe

After Hours


Scorsese'nin henüz izlememiş olduğum filmlerinden biriydi After Hours, hatta diğer büyüleyici filmlerinin gölgesinde -biraz arka planda kalmış olduğunu da söylemek mümkün, dolayısıyla bazen hakkında Scorsese'nin gizli şaheseri -hidden gem- denildiği için biraz çekinmiştim.


Film Paul Hackett'in bir akşam Marcy'yle tanışmasının ardından gece boyu başına gelenleri anlatıyor, ancak bunu öyle bir biçimde yapıyor ki sürükleyici sözcüğü resmen filmle beraber somut bir esere dönüşüyor. O rahatsızlık verici gerilimiyle yer yer Hitchcock'un filmlerini anımsatan After Hours, final sekansından sonraysa beni iki uçlu bir sorunun içine bıraktı: gündelik hayatımız aslında sandığımızdan daha mı iyi, yoksa Paul'un başına gelenler gündelik sıradan hayatımızın bir tasviri mi?

-Sanat gerçekten çirkinmiş.
-Bu, sanattan ne kadar anladığını gösteriyor. Sanat ne kadar çirkinse o kadar değerlidir.
-O zaman bu bir servet etmeli dostum.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

1 Ocak 2013 Salı

Rolling Thunder


Paul Schrader'ın Heywood Gould ile beraber kendi hikayesinden senaryolaştırdığı Rolling Thunder, savaştan yeni dönmüş olan Charles Rane'in daha her şey normale dönemeden içine girdiği intikam hikayesine odaklanıyor. Charles, yaşadıklarını sessizliği ve tepkisizliğiyle yansıtmaya çalışıp kendisini dışarıya kapatmışken ailesini de bıraktığı gibi bulamaması gittikçe amaçsızlaşmasına ve yalnızlaşmasına neden oluyor, fakat aynı zamanda kendisini belki de yaşamının bir cümleden fazlasıyla anlatılabilecek ve dışarısıyla bağ kurduğu son bölümüne götürüyor. 
 


Rolling Thunder, Schrader'ın yine senaristi olduğu ve aralarında sadece bir yıl bulunan Taxi Driver gibi ana karakterinin savaş sonrası yaşadıklarına odaklanıyor, fakat karanlık olmaları haricinde birbirine benzemez iki film söz konusu. Dolayısıyla Schrader'ın cümlelerinden hem savaşsızlığı hem de savaş sonrasını izleyebilmek açısından değerli bir film Rolling Thunder.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

 
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses