31 Aralık 2012 Pazartesi

The Mosquito Coast


Güzel insan Paul Schrader'ın senaristi olduğu The Mosquito Coast, bir mucit olan ve gittikçe değişip -kendisine göre- kötüye gitmekte olan Amerika'ya uyum sağlayamayan Allie'nin ailesiyle birlikte Orta Amerika'ya yeni bir uygarlık için gidişi etrafında dolanıyor. Allie'nin arayışları ve Amerika'ya yönelik eleştirileri zaman zaman Amerika'nın kuruluş sürecini anımsatıyor, hatta filmde kısa sekanslarla da olsa var olan komünistler-misyonerler muhabbeti de devletlerin kendileri için oluşturdukları o iki taraflı kısır ve çoğunlukla hayali itişmeyi de fazla üzerinde durmadan yansıtıyor. Fakat filmin esas noktaları bu politik alt mesajlar değil tabi ki, çünkü politikaya yoğunlaşmaktan çok dominasyon altındaki dünyanın "sıradan" insanlar üzerindeki aksini yaşadığı ortamla eski bağı kopmuş olan Allie'nin ailesiyle beraber çıktığı kurtuluş/umut yolculuğuyla anlatıyor The Mosquito Coast, ve bir insanın dışarısı karşısındaki bir başınalığını sürükleyici bir hikayeyle beraber keşfediyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

30 Aralık 2012 Pazar

Angst essen Seele auf

Ali: Fear Eats The Soul

Bozuk bir Almanca'yla korku ruhu kemirir diyor filmin ismi, ve Ali. Yani bir nevi; korku ruhu kemirmek. Tabi detay olmasıyla beraber filmin, -ve yönetmenin de- yerini belirliyor aslında Ali'nin doğru konuşamadığı Almancasıyla söylediği bir Arap deyişini ismine taşıması. Belli bir süre zaman zaman sırıtsa da filmin ruhunu yansıtmada başarılı olan oyunculuklarla sıradan bir çizgide gidiyor film, Alman toplumu temsilinde yabancılara bakışı da, çaresizliği de, o dişliler arasında sıkışmışlığı da bildiğimiz yoldan ama hiç abartmadan ve yormadan gayet yalın biçimde anlatıyor. Fakat, "mutluluk her zaman keyifli değildir" diyerek başlayan bir film ne kadar güzel işlese dahi bu kadar alışılmış şeylerle var olmaya çalışmaz elbette. Bir bakmışsınız, sanki dünyanın uzay boşluğundaki bulunamaz görüntüsünü size göstermek istercesine kamera aslında yavaş yavaş odaktan uzaklaşırmış gibi geri çekiyor kendisini, ve en sonunda film sizi karanlığıyla değil, karanlığınızla baş başa bırakıyor.

Ne zamandır bir Fassbinder filmi izlemek istiyordum, ama olur ya; hep bir üşengeçlik. Neyse ki sonunda, ve daha önemlisi doğru zamanda izle-dim/mişim.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

28 Aralık 2012 Cuma

Ascenseur pour l'échafaud


Gerçek üzerine ne kadar çok şey sorulmuştu oysaki, bir cinayet soruşturmasında -veya birkaç- ortaya çıkabilecek midir acaba sahiden? Ama garip; sorgulanan şeyden bahsederken dahi onunla ilintili kelimeler kullanmak durumunda hissediyorum kendimi, sanki hepsi iç içe gibi. Ve bir şeyler eş anlamlı, mutlaka ki. Diller belki bu yüzden birbirlerine rahatlıkla çevrilebilirmiş gibi geliyor, fakat sonucunda kazandığını sanan dahi kaybediyor.


Miles Davis'in etkileyiciliği şaşırtıcı olmayan bestesi eşliğinde ilerleyen bir suç draması Ascenseur pour l'échafaud. -veya uluslararası ismiyle Elevator to the Gallows.- Louis Malle'in 1958 yapımı bu ilk uzun metrajı kimilerince önemli bir film-noir örneği, kimilerince Nouvelle Vague yani Fransız Yeni Dalga'nın temelini oluşturan ilk filmlerinden birisi. Benim içinse; kendi yaptıklarını habersizce öğrenen karakterlerin, izleyene asansör boşluğunu farkettirmek istercesine çınlayan melodilerle beraber anlatılan etkileyici hikayesi.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

25 Aralık 2012 Salı

M


Film noir'ın öncülerinden kabul edilen Fritz Lang'ın polisiye başyapıtı M, Almanya'da görevlilerin bir çocuk katilini yakalayamaması üzerine diğer suçluların onu yakalamaya çalışışı eşliğinde önemli bir sosyolojik inceleme görevi de görüyor. Çoğunluğun hükmü de diyebileceğimiz, vahşetin nasıl yer etttiği üzerine sözler söyleyip faşizmin ayak sesleri olarak da yorumlayabileceğimiz olaylar bütünüyle katile sempati duymamızı değil, onu anlamamızı isteyerek aynı zamanda çokça sömürü öğesi olan olaylar için rasyonel bir bakış açısı da sunuyor film. Sonuçta bahsediyor olduğumuz eserler birer yaratıcılık ürünleri olduğu için belki tarihlere fazla takılmamak gerekir ancak 1931 yapımı bir suç filminin böylesine yetkinliği, filmin, film noir'ın öncüsü olabilmiş ve bugünkü suç filmlerinin de standardını belirlemiş olmasını ve kullandığı öğelerin bugün suç sinemasının klişeleri olarak sayılıyor olmasını gayet iyi açıklıyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

22 Aralık 2012 Cumartesi

Killing Them Softly


Film boyunca bize eşlik edecek olan Obama'nın (yer yer John McCain, George W. Bush ve Amerika'nın eski hazine sekreteri ve bankacı Henry Paulson'ın da ses kayıtları filmde yer alıyor.) 2008 seçim konuşmasından bir bölüm ve o mitinglerden sonra alanı terkeden kalabalıktan sonra sanki gizli kalan gerçeklerin ortaya çıkıyor olduğu bir sahneyle, filmin aksiyon temelini vurgulayan isminin kesintiye uğraya uğraya perdeye yansımasıyla açılıyor Killing Them Softly. George V. Higgins'in Cogan's Trade isimli -filmin de yapım aşamasında ismi buydu- romanından uyarlanan film kitaba fazla bağlı kalmadığı için çokça eleştirilmişti. Ama bu yılın beklenen filmlerinden Cloud Atlas'ın uyarlandığı aynı isimli kitabın yazarı David Mitchell'ın The New York Times'da yazdığı gibi, bir uyarlamanın asıl problemi kitaba çok bağlı kalmasıdır zira film kitabın bir uyarlamasıdır, sesli kitap değil. Dolayısıyla senarist ve yönetmen Andrew Dominik'in hikayeye politik bir alt metin katıp filmin ismi ve henüz açılış sahnesinde ona eklenen özneyle aksiyon-hikayesini en başından özetlemiş olması, bir noktadan sonra göze sokarcasına işlediği politik vurgularıyla film kendini ayıran bir uyarlama olmuş. 

Amerika'da son okul saldırısı gibi her şiddet eylemini video oyunlarıyla özetlemeye çalışacak kadar dangalak değilim. Hele TOMA diye kısaltılan, ismi bile aslında çok şey anlatsa da ancak hatırladıkça dalga geçip gülmekten başka elimizden bir şeyin gelmediği ve sürekli sıcak yüzüyle karşılaştığımız "toplumsal olaylara müdahale araçları" olan bir ülkede yaşarken suçu video oyunlarına yıkmak fazlasıyla saflık olur. Ama çevremizdeki çeşitli medya araçlarıyla beraber şiddeti artık kanıksamış olduğumuz gerçek, ve bir filmde, özellikle de bir suç filminde, insanların öldürülmesi kadar bize doğal gelen bir şey yok, hatta o kadar çok ölüm sahnesi izliyoruz ki bir süre sonra vurulan adamın nasıl düşeceğini, nasıl mantık hataları olduğunu tartışıyoruz. İşte bu noktada Andrew Dominik'in şiddeti parantez içine alışından, onu yansıtış şeklinden bahsetmek gerekiyor. Filmde dayak sahnelerinden ölümlerin olduğu sahnelere kadar öylesine bir yalınlık ve gerçeklik var ki bir noktada seyircinin canını acıtmayı bile başarıyor.  

Ve elbette filmden bahsedilen her yerde duyacağınız, kitapta yer almayan diyalogdan en vurucu kısım: "Amerika bir ülke değil; şirket!"

ayrıca rolleri çok ağırlıklı olmasa da Richard Jenkins ve James Gandolfini'yi seyretmiş olmanın mutluluğu da bir başka.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

6 Aralık 2012 Perşembe

Beasts of the Southern Wild

18. Gezici Festival

Pek kullanmayı tercih etmediğim bir ifadeyle; bu yılın en önemli, en güzel, en değerli ve mutlaka izlenmesi gereken filmlerinden birisi Beasts of the Southern Wild, öncelikle bunu söylemem gerekiyor.

Filmde net olarak bir mekan olgusundan bahsetmek hata olacak olsa da Birleşik Devletler'de kasırga sonrası Louisiana eyaletinde çekilen filmde dünyaların karşılaştığı noktada, annesi gitmiş olan ve sağlığı gün geçtikçe daha kötüye giden babasıyla yaşayan altı yaşındaki Hushpuppy'nin diyarından bakıyoruz hikayeye, elbette her zaman alışık olduğumuzun aksine bir yaklaşımla. Amatör oyuncuların oynadığı filmde sevgiyi saf haliyle izlerken, endüstrileşmiş zamanlarda insanın durduğu yeri de bir kez daha görüyoruz. Ve bitmesiyle beraber sinema salonunun koltuğuna resmen izleyeni çivileyen Beasts of the Southern Wild, her sahnesi ve anıyla başka başka şeyleri çağrıştıyor, duraklatıyor, büyülüyor ve insana aldığı soluğu hatırlatıyor.  

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

Küf

18. Gezici Festival

Yönetmen ve senarist Ali Aydın'ın, yaşadığı '90'lı yıllarda olanları anlatmak amacıyla yarattığı filmi Küf, politikadan direkt geçmeyen bir politik film. Dolayısıyla hala kazılan topraklarından faili devlet'ler çıkan ülkenin sadece '90'larını değil doğrudan o ülkeyi anlatıyor, doğrudan o ülkenin siyasi tarihine bir bakış olabiliyor. Yönetmeni uzun planlarını kastederek izlenmesi kolay bir film değil, dese de seyircisini bulup bırakmayan Küf, her gün soğuk yüzüyle karşı karşıya geldiğimiz devletin sıcak yüzünün o biliniyormuş gibi olan kısmının da ne kadar gerçek olduğunu bir baba üzerinden anlatan ve en önemlisi bilinçli bir tercihle o babaya acındırtmıyan bir film. Belki de hepsi kadar niteleyicisi, hikayeyi herkesin birbirinin vicdanı olacağı üç karakter üzerinden anlatacakken, polise vicdan yüklemenin biraz fazla olduğunu düşündüm deyip vazgeçen bir senarist ve yönetmenin kayda değer ilk filmi.  

;

All That Jazz

18. Gezici Festival

Tuncel Kurtiz'in "bir daha bir daha" izlediği filmler başlığı altında gösterimi yapılan yönetmen ve koreograf Bob Fosse'un otobiyografik filmi All That Jazz, show business diye tabir edilen eğlence dünyasına ve dolayısıyla bir nevi insanların artık çarpışarak değil kendilerini sunarak etkileşim halinde oldukları bizlerin yaşamına dair etkileyici bir film.

Müzikal olmayan o müzik filmlerinden biri olan All That Jazz bir an bile göz kırptırmadığı 123 dakikalık süresinde hem keyifle bir hikaye izletiyor hem de tüm o uğraşı tekrar tekrar düşündürtüyor. 

Bir şekilde izleyen için de kişiselleşmeyi başaran kişisel filmler, sanırım, Morrison'un o benim çok sevdiğim uzaktan zevk alabilirsin yaşamdan dediği sözünü her seferinde tekrarlatıyor, çünkü kelimeler her zaman anlatmak için doğru yöntem olmayabiliyor.

Joe Gideon: Sızı bitti, iyiyim. Herhangi bir problemim yok, gösteriyi tekrar yazmak çare olmaz. Tüm ihtiyacım olan birkaç güzel dalga. 

;

Blut muss fließen - Undercover unter Nazis

18. Gezici Festival

Adını neonaziler arasında çok popüler olan Blut muss fließen (Kan Akmalı) isimli şarkıdan alan belgesel, Thomas Kuban takma ismini kullanan gazetecinin 6 yıl boyunca Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki neonazi konserlerinde yaptığı gizli kamera çekimlerinin ve bu alandaki çalışmalarının bir derlemesi niteliğinde. Uzun süre kimsenin ilgi göstermemesi nedeniyle bir türlü kendisini gerçekleştiremeyen belgesel, son ekonomik sıkıntılarla beraber iyice gün yüzüne çıkan ayrımcılığın ne kadar rahat bir şekilde kendine gelişme ortamı bulduğunu gösteriyor.

Filmden sonraki söyleşide yönetmen Peter Ohlendorf, görüntüleri ilk izlediğinde en çok şaşırdığı şeyin alışılmış dazlak stereotipi haricinde her gün sokaklarda dolaşan sıradan gençlerin bu ortamlardaki fazlalığı olduğunu söylüyor. Bir de Almanya nüfusunun yarısına yakınının zaten ülkedeki yabancılara pek olumlu bakmadığını da ekleyince ve belgeselde tanık olduğumuz birçok konserde birçok yetkili tarafından olanlara göz yumuluyor olduğunu da hesaba katınca durumun gittikça daha da ciddileşiyor olduğunu görmemek mümkün değil. Fakat sanıyorumki önemli olan tüm bu nefret/ayrımcılık olaylarını tek tek ele alırken birleşim noktalarını, yarattıkları ortak şiddeti göz ardı etmemek, çünkü Almanya'da bir Türkiye vatandaşı bir neonazi eyleminde kurban olunca bol bol konuşmayı ve Avrupa'nın yabancılara karşı olan bakış açısını yermeyi seven insanların/medyanın ve onlardan ayrı olarak politikacıların yeri geldiğinde bu topraklardaki ayrımcılıklarda o bilinen sözlere sığınması, tüm bu sorunların her zaman kilitlendiği ve devridaime girdiği nokta oluyor. 

;
18. Gezici Festival

Siyaset, özellikle yaşadığımız bu yerde, kullanılması alışılmış dil sebebiyle fazlasıyla can sıkıcı bir hal aldı, hatta bu sebeple ben de bir süredir güncelden görece uzak duruyorum. Çünkü İngiltere'de konferansa gidip de "Türkiye'de sağcılar Marksisttir, solcular Hegel'ci geleneği takip eder." gibisinden cümleler kurabilen bir milletvekili varken ne teorik söylem üzerine ne de pratik üzerine konuşmak insanın içinden pek gelmiyor. Elbette bu en yakın zaman dair tek bir örnek, daha neler neler olduğunu her gün tekrar tekrar yaşıyoruz. No da kendi hikayesi haricinde benim için tam bu noktada devreye giriyor: evet, değişmesi gereken bir dil var ama önce onun değişmesini gerektiğini söylerken bizim kullandığımız dile de bir dönüp bakmamız gerekmiyor mu?

Şili'de 1988 referandumunda Pinochet'in diktasını devirebilmek amacıyla yapılmış olan No -yani Hayır-kampanyasını konu edinen ve ismini de oradan alan No, yaşadığımız zaman için de hala geçerli olan siyasi atmosfer adına önemli şeyler söylüyor. Sürükleyici şekilde anlattığı hikayesinde hem hamaset üzerine kurulu siyasi düzeni hamasi yollarla irdeleyip ajitasyon yapmıyor hem de basın açıklamaları ve kınamalarla dolu muhalif yöntemlerin işe yaramazlığını vurguluyor.

;

Aquí y allá

18. Gezici Festival

İzlediğim filmler üzerine genelde çok olumsuz şeyler söylemeyi tercih etmesem de Aquí y allá son zamanlarda izlediğim ve en keyifsizce ayrıldığım filmlerden birisiydi, tabi bizzat filmin kendisini izlemekle alakalı bir keyifsizlik bahsettiğim. Göçmenlik- ABD- Meksika- Bush ve Obama sözcüklerinden oluşan beşgen ilişki ağı filmin ilgimi çekmesine yeterli olmuş olsa da uzun planları kullanımındaki yersizlik nedeniyle beni biraz fazla sıktı. Plan sekanslara özel ilgisi olan ve uzun planlarla ilgili bir sorunu olmayan birisi olarak, bu planların Aquí y allá'daki gibi anlatıma katkısı olmadığı sürece kullanılmasını açıkçası biraz kofluk olarak görüyorum. Malesef film üzerine de bundan fazla söyleyebileceğim bir şey yok.

;

Siirt'in Sırrı

 18. Gezici Festival

İnan Temelkuran ve Kristen Stevens'ın belgeseli Siirt'in Sırrı'nın benim gözümde en önemli özelliği söylenegelen gerçeklerin bir süre sonra nasıl sırlaştığını gösteriyor olması. Bu ülkede de dünyada da yaşanan kadın sorunlarının, diğer birçoğu gibi, her zaman başkası üzerine atılarak konuşuluyor olması çözüm konusunda bizleri bu çıkmaza getiriyor sanırım. Film boyunca kadınlar ve güreşin bağdaştırılamaması konuşulurken herkes "toplumumuzda" diyerek konuşuyor, herkes bir diğerinin bunu hoş görmüyor olmasından bahsediyor. Ancak iş dönüp geldiğinde herkesin ağzında da kafasında da bir "olmaz".

En son Londra Olimpiyatlarındaki gibi büyük spor organizasyonlarından sonra hazırlanma ve imkanlar üzerine dönen tartışmalar nedeniyle çok da uzak olmadığımız bir şeyi konu ediniyor Siirt'in Sırrı; Evin Demirhan'ın Siirt'ten çıkıp çeşitli önemli organizasyonlarda kazandığı madalyaları oraya giden süreçte yaşadığı sıkıntılarla anlatıyor. Film neyi anlatmaya nasıl başlayacağını bilememişçesine biraz dağınık başlasa da bir süre sonra temposu oturuyor filmin, ve keyifli bir anlatım süreciyle bazı şeyleri gazete haberlerinden ötede görebilmek açısından izlenmeye değer bir belgesel ortaya çıkıyor. 

;

18. Gezici Festival

Bugün Gezici Festival'in Ankara'daki son günü. Bu sene yine güzel filmlerden oluşan bir seçki olsa da görece daha az film vardı ve program da bana oldukça ters kalmıştı. Önceki senelerde festival süresince yapacağım her şeyi bırakıp sinemadan çıkmadan film izlesem de, bu sene sadece bir gün bunu gerçekleştirebildim programla kendi aramda uzlaşmaya varamadığım için, onun dışında da birkaç film daha izleyebildim. Bir de söylemek isterimki cumartesi günü 12.15'teki Amour gösterimine bir hafta önceden en önde ancak yer bulup da sabah uyanamadığım için filmi kaçırdığımdan kafamı hala duvarlara vuruyorum.

Film sonrası söyleşilerde filmin yaratıcılarından bir şeyler duyabilmek güzel tabi ki, ama aynı zamanda öğretici bir yönü de var; diğer insanlar gerçekten kendilerini göstermek için garip şeyler yapabiliyorlar. Merak etmesinler, biliyoruz, hepiniz çok film izliyorsunuz, çok okuyorsunuz, çok düşünüyorsunuz, çok şey yapıyorsunuz, harikasınız.

Ben bu sene fazla orada bulunamasam da, gidip film izleyebildiğim kadarıyla yine çok güzeldi Gezici Festival. Gelecek senelerde, bu sefer daha fazla filmden oluşan ve -kendi adıma- daha iyi dağılmış bir programla festivalde olmak dileğiyle;
 
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses