25 Kasım 2012 Pazar

La fille sur le pont


Yerleşik hüznü olan karakterler her hikayeyi daha etkileyici kılabiliyor sanırım, belki en yaygın olanı dışında.

Baudelaire'in çok tekrarladığım bir sözünün başka türlü ifade ediliş şekli gibi La fille sur le pont; "Her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir yaşam. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır." Zaten, köprüler de atlamak için kalabalık yerlerdir, değil mi?

- Geleceğini nasıl görüyorsun, Adele?
- Bilmiyorum. Ben küçükken tek istediğim büyümekti. Olabildiğince hızlı büyümek. Ama tüm bunların bir öneminin olduğunu göremiyorum, artık göremiyorum. Yaşlanıyorum. Geleceğimi, büyük bir tren istasyonunun bekleme salonunda görüyorum. Dışarıdaki kalabalık insan topluluğu, beni görmeksizin geçip gidiyor. Hepsinin acelesi var... Trenlere ve taksilere biniyorlar. Onların gidecek bir yerleri, buluşacakları birileri var...Ben öylece orada oturuyorum.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
diyalogun çevirisi divxplanet'ten.

23 Kasım 2012 Cuma

Our Idiot Brother


Our Idiot Brother tam anlamıyla bir feel-good-movie örneği. Hatta film boyunca ciddiyete ne kadar boğulduğumuzu göstererek kısa süreli bir kaçış sağlamanın ötesinde bu kaçışı daimi kılmayı öneren bir film. İzlerken hikayenin ilerleyişi rahatlıkla sezilebiliniyor tabi ki, veya finalde her karakterine uygun bir mutlu sonu olacağının ötesinde o mutlu sonların dahi görünüyor olması bir an bile olsa sanki filmi izlemek zaman kaybıymış gibi hissettirebiliyor. Fakat bir filmin hikayesini biliyor, veya izlerken anlıyor olmak bence bir problem değil çünkü temelde bir hikaye anlatıcılığı olsa da sinema, bir klişe olarak belirtmek gerekiyor ki, asıl önemli olan onu nasıl anlattığı. -Tür sinemasında belli türlerde bu durum geçerli değil gibi gözükebilir fakat o zaman David Fincher'ın Zodiac'ını hatırlatmak isterim- Our Idiot Brother bu noktada herhangi bir estetik yola girmeye çalışmasa da içtenliğine sığınarak bunun problem olmasını engelliyor. Yani elbette filmin genel olarak gedikleri yok değil ama zaten yapımın amacı bunlara çok takılmadan -başlarken de söylediğim gibi- güzel zaman geçirtmek. Ve elbette bir de "büyük yaşamın büyük ciddiyetinde" nasıl kaybolduğumuzu hatırlatmak. Ha belki bir de bu güzel insanları bir arada izlememizi sağlamayı da bunlara ekleyebiliriz.



sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

20 Kasım 2012 Salı

Safety Not Guaranteed

Zaman geçiyor benimle beraber. Herkesin bir fikri var nasıl harcanması gerektiğiyle ilgili, benim dışımda. O yüzden böyle akordiyonun körüğü gibi hareket ederken tek önemli fark galiba o etkileyici sesi yaratamıyor oluş.

Kenneth kendi diyarında yaşarken dergi ekibiyle beraber dahil oluyoruz hikayeye. Senaristin üzerine büyük bir sorumluluk yükleyen, ve altından da çok güzel bir şekilde kalktığı, zaman yolculuğu mevzusu film boyunca seyirci üzerinde merak oluştursa da izleyiciye sanki birazdan kalkıp gidecekmiş hissini yaşatmıyor oluşu filmin en güzel yanı. Çünkü benzer noktalardan hareket eden birçok filmin çoğunlukla kartonlaşıyor olması her zaman kötü hissettirmiştir kendimi o evrende kalamıyor oluşum sebebiyle.

Safety Not Guaranteed, Darius'un cümleleriyle, kendini yılan kafesinde bulup dikkat çekmeden uyum sağlamak için donmuş şekilde duran fare gibi hisseden birisi olarak benim çok şey bulduğum, eksiği veya fazlası olmayan ve daha önemlisi derinlikli ve güzel karakterlere sahip bir film.


Ayrıca Parks and Recreation'daki donukluğuna ve okuyup/izlediğim söyleşilerindeki hallerine hayran olduğum Aubrey Plaza, senarist Derek Connolly'nin kendisi için yazmış olduğu Darius rolüyle yine kendisini hayran hayran izletiyor. 

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

19 Kasım 2012 Pazartesi

Arbitrage


Suç kavramı fazlasıyla kaygan bir zemin, ve karar mekanizmalarıyla o soğuk metinlerinin adaletli olduğuna inanmak için sanırım ya saf olmak gerekiyor ya da hukuk öğrencisi. Arbitrage de hikayesini bu çürüklük etrafında dolandırarak çeşitli sorular sordurabilme potansiyeline sahip bir gerilim. Son dönemde parayla gücü konsantre eden kesime yönelik tepkilere paralel olarak artan finans dramalarından biriymiş gibi başlayan Arbitrage, ana karakteri Robert Miller'ı derinleştirme sürecinde hikayesini iki suç ekseninde anlatıyor; biri en basit ifadesiyle evrakta sahtecilik denilebilecek bir finansal suç, diğeriyse taksirle işlenen cinayet. Bu durumda ben Kant'ın ayak izlerinden giderek aslında ortada mevcut olan tek bir suçtan bahsedebileceğimiz yargısına varabilirim, hatta sonrasında da kendim ilerlersem hem ekonomik hem de politik açıdan muktedir olanların işlerine geldiği gibi çeşitli durumların ciddiyetlerini ayarlamalarının bir parçası olarak suç kavramını da manipüle ettikleri noktasına kadar ulaşabilirim, hatta filmin mottosu da bu satırları, güç en iyi bahanedir, suç mahalinde bile arkasına saklanabilirsiniz*, diyerek destekler ama sonra ben bu cümlenin zamanını toparlayamam.

Yönetmen ve senarist Nicholas Jarecki ilk filmi Arbitrage'de gerilimi film boyu taşıyarak -ve Richard Gere'in kendisine tam oturan ender rollerden birisinde olmasının da yadsınamaz yardımıyla- Robert Miller'ın çıkmazlarını başarılı biçimde yansıtıyor, ama daha önemlisi yarattığı özdeşleşme sayesinde de seyircisine direkt aktarması halinde geri tepebilecek olan bazı gerçekleri fısıldıyor.

Ayrıca Tim Roth'u izleme umutlarım 2012 yapımı diğer iki filmine kaldı, neyseki onlarda başrol oyuncusu kendileri.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

*"power is the best alibi"
nasıl oldu da öyle çevirdim diye merak edilirse; "alibi" sözcüğü teklifsiz konuşmada direkt bahane olarak kullanılsa dahi, suçun gerçekleştiği anda başka bir yerde olunduğu iddası veya bu yöndeki kanıt anlamına geldiğinden ben direkt türkçe bir karşılık bulamadım ve dolayısıyla serbest çeviri yaptım, baya da serbest oldu gerçi. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Paris


İsmi gayet yalın biçimde anlatıyor filmi, sonuçta yaşam tümdengelip tümevarıyor kendi dünyamızı oluşturan yaşadığımız yerlerde. Ayrıksı hikayeler ve benzer hislerin kesme kurgu yoluyla bir akış içerisinde bulunması da bu sebeple artık bahsedilecek bir özellik olmaktan çıkıyor muhtemelen. Fakat hepsinin sonu bekleyen bir hastanın hikayesinden hareketle olduğunu söylemek gerekli, çünkü tüm karakterlere ve yaşadıklarına bakarken asıl olanın izleyiciye doğru giden alışılmış bir motto olduğu farkediliyor. Filmin sıradana yaklaşımı ve dolayısıyla hissedilen sıcaklığı sebebiyle ilk anda fazla rahatsız etmiyor o artık bunaltan motto, ve elbette sunumunun etkisini de yadsımamak lazım. Ama genel bir iyiden öyle veya böyle bahsedebiliyor olsak da güzel için mümkün mü bu, ve daha önemlisi mut hangisiyle daha doğrudan ilişkili?

Paris, bir iğne deliğinden geçirilmeye çalışılan ipliği anımsatıyor; o kendi etrafında saçılmış ufak parçaları göz ardı etmek veya ipliğin ucunu biraz ıslatmanız gerekiyor.

Juliette Binoche ve Mélanie Laurent'ı uzaktan izleyebilmenin keyfiyle,  
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;

16 Kasım 2012 Cuma

Blue Collar


Güzel insan Paul Schrader'ın yönetmen olarak ilk filmi olan 1978 yapımı Blue Collar, Amerikan sineması için çok özel bir zaman dilimi olan 70'lerin arka planda kalmış örneklerinden. Otomobil fabrikasında çalışan üç işçinin hayatta kalmaya çalışmasını anlatan film, teorilerin soğuk yüzüne direkt olarak bulaşmadan, tuzu kuruların arasında kalan insanları ve saf olarak mücadelelerini resmediyor. Bu süreçte de, gelişim denilen ve üretimle beslenen şeyin aslında nasıl bir korkuluk olduğunu film boyunca birkaç kez ara sahnelerle vurguluyor.

Smokey: Seni içeride tutmak için her şeyi yaparlar. Ortalığı kızıştırıyorlar; deneyimlileri çaylaklarla, yaşlıları gençlerle, siyahları beyazlarla -herkesi birbiriyle; sırf senin sürekli bir parçası olmanı sağlamak için...  

Blue Collar bir propaganda filmi olmayarak ve bağıran bir didaktik ton içermeyerek, politize olmuş sanatın çoğunlukla düştüğü çıkmazlara girmemeyi başarıyor. Ama bunun da ötesinde, "çıkışın" mümkünlüğünü sorgulayışı ve özenle konumlandırılmış bakış açısını gereksiz/fazlalık olan hiçbir şeyle bulandırmayışıyla politize sanatın dikkate değer bir örneği oluyor.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

15 Kasım 2012 Perşembe

The Master


Sözlükler dahi dilin yapısının ötesinde olumlu ya da olumsuz yargılarla anlatıyor sözcükleri, sanki her şey bizim dışımızda belirlenmiş ve bize sunulmuş. Ve ben hep sızlanıyorum, ağlaklık değil ama bunun formu- tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla çeşidi var, ve birkaç açıdan güzel. Freddie de bir formu gibi, sadece sözcüklere pek kredi vermeyen. Dodd'ın rahatsızlık verici bir güveni var, bilirliği. İki karakterin zaman içerisinde çarpışmasıyla var oluyor hikaye, ancak film izleyene buyruklarıyla beraber gelmiyor, zaten sözlükler de öyle akla geliyor, sanki umarsızca yol gösterilmeye savrulmuş gibiyiz, ve rehberler sanrıları çağrıştırıyor.

The Master; zamanımızın en önemli ve özel yönetmenlerinden biri olan Paul Thomas Anderson'ın olgun sinema dilinin kendisine zaman ayrılmasını isteyen bir eseri, her gün otobüsle şehrin bir yarısını izlerken ne kadar dikkatsiz olduğumuzu gösteren o güzelliklerden birisi.


Oscar üzerine konuşmalar hafiften başlamışken The Master'ın da ismi sıklıkla geçiyor tabi. Yakın zamanda Interview dergisine, insanları birbirleriyle öyle yarıştırmanın tamamen saçmalık olduğunu söyleyen ve sonrasında da, birkaç saat oturup saçmaladıktan sonra kağıt üzerine çıkan şeyin yanlış gözükebildiğini ama Oscar'lardan nefret falan etmediğini, bir nefret oluşturacak kadar kendisini meşgul etmediğini ekleyen Joaquin Phoenix'in adaylığı üzerine de baya konuşuluyor tabi. Phoenix'in etkileyici performansı/ları ve bir filmin yaratıcı aşamasında önemli olan diğer şeyler bir yana yapımın herhangi bir yerinde Harvey Weinstein varsa ödüller öyle ya da böyle geliyor bilindiği üzere, adam Akademi'nin şubesi-ödülün ön habercisi gibi. Dolayısıyla The Master da, filmin büyük övgüler hakediyor olmasının ötesinde ve bundan bağımsız olarak, Oscar döneminde baya bir konuşulacak ve ödüllendirilecektir.   

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

7 Kasım 2012 Çarşamba

Sylvia Plath'e.

Sadece Plath'i anımsattığı için, belki yankılanırsa diye bir yerlerde, ufak da olsa bir ihtimal. 



 

 "...Her yerde o solgun bekleyiş. Sizse bütün bunların devinen örneğisiniz. Kendinizin, kendinizce, kendiniz için. Tanrım, tümü bu mu, koridor boyunca sekmesi gülüşlerle gözyaşlarının? Kendine tapınmayla kendinden iğrenmenin? ünle tiksintinin?"

yaptığım alıntının tamamı diğer blogda, sağdan Tom Waits'li resme tıklarsanız sürrealist halay başı hırgürses isimli bloga ulaşabilirsiniz.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ruby Sparks


Ruby Sparks ve sinemasal gerçeklik kayda değer bir başlık olurdu aslında. Ama benim için sinemasal gerçeklik, filmden sonra salondan çıkmaya veya kararan media playerı kapatmaya ısrarla direnmemden başka bir şey değil, dolayısıyla onla alakalı bildiğim ve söyleyebileceğim bir şey de yok. Her şey fazlasıyla kişisel yani, hatta bazen kendimin dahi tahammül edemediği kadar. Mesela hatırlıyorum, belki de ilk defa bir ağacın altına oturup kitap okuduğumda James Joyce'in Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nden nasıl sıkılıp da kitabı bir kenara bırakıp orada uyuduğumu. İşte hepsi Ruby'nin söylediklerine bağlı kafamda: "Önceki hayatlarımızda tanışıyor olabiliriz. Ya da geçen günlerde kafenin birinde karşılaşmışızdır."

Gerçekle oynayan anlatısında ancak sinemaya yakışacak olan bir çekicilik var Ruby Sparks'ın. Hakkında söylenen sayısız şeyle anlamsızlaşan o şeylerden biri üzerine nadir ama iddiasız bir film olması belki de bunun sebebi, ya da oyuncularıyla pekişen sevimliliğinin samimi bir rahatlamayı çağrıştırması. Fakat anladınız mı yerine hissedebildiniz mi diye sormak gibi, sonuyla değerlenen belirsizliği belki de asıl etkileyici yönü.


iki poster de fan-yapımı alternatif posterlerdir. filmin orijinal posteri pek bir dandik.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

3 Kasım 2012 Cumartesi

Cloud Atlas


Cloud Atlas farklı zaman dilimlerindeki birbirleriyle ilişkili hikayeleri anlatan David Mitchell'ın romanından uyarlanmış büyük bütçeli bir yapım. Yapılan her iyiliğin zamanlar içerisinde yankılanarak dahi olsa mutlaka etkisi olacağını söyleyerek edindiği didaktik tona rağmen, Wachowski kardeşler ve Tom Tykwer'ın da becerileriyle, hikaye anlatıcılığında itici bir noktada durmuyor film. Her ne kadar farklı hikayeleri birleştirmek yeni bir şey olmasa da farklı zamanlarda belli noktalardan birbirleriyle bağlanan bu hikayeleri filmin başından itibaren beraberce anlatıp tempolarını dengeleyerek resmen tek bir hikaye gibi bir çıkış sağlamak elbette yönetmenlerin başarısı olduğu kadar kurgunun da ustalığı.

Yönetmenler birden fazla rolde gördüğümüz oyunculara her karakteri kendi içerisinde ayrı ayrı düşünmek yerine hepsini tek bir bağ üzerine düşünmelerini söylemişler. Tom Hanks haricindeki oyuncuların farklı karakterleri benzer iyi/kötü ilişkisinde olduğundan bunun faydası elbette olmuş olsa da oyuncuların farklı cinsiyet ve hatta ırktan karakterleri de oynamış olmalarının sebep olduğu yapaylık biraz rahatsız edici olmuş. Zaten Halle Berry de çekimlerde yaşadıklarından bahsederken aynı hafta içerisinde üç farklı zamandaki üç farklı karakteri canlandırdığını söylemiş, zorluğunu tahmin edebilirsiniz sanırım.

Bunlar gibi mevcut aksaklıklarına rağmen 172 dakikalık süresini gayet sürükleyici olarak kullanan, yoğun hikaye akışıyla bu sürede pek dağılmayan ve derdini izleyicisine aktarma konusundaki aşırı arzusu sebebiyle öğretici tonlu bir bilim kurgu Cloud Atlas. Ve tabi beklentileri karşılayamamış olduğunu da eklemeli, yani eleştirmenlerin değerlendirmeleri bir yana şu anda gişede de cidden zor günler yaşıyor film, ve böylesine büyük bütçeli bir yapım için bu gerçekten çok zor bir durum.

Son olarak her zamanki gibi Jim Broadbent'i izlemek büyük bir keyifti. Çünkü Meryl Streep'in resmen şov yaptığı The Iron Lady'yi bile izleten kendisiydi bana.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses