31 Ekim 2012 Çarşamba

18. Gezici Festival

Güzelim Gezici Festival'e gidip gün boyu film izlemekten başka yapacak daha önemli ve daha güzel bir işiniz var mı gerçekten? Eğer cevap var ise, aslında olmadığını gerçekten anlayana/hissedene kadar tekrar düşünmeli bence.


Gezici Festival 30 kasım'da, bir nevi kendi şehri olan Ankara'da yolculuğuna başlıyor. Gösterimler, bu sene de, Kızılay Büyülü Fener ve Alman Kültür Merkezi'nde. Henüz tüm program açıklanmamış olsa da diğer detaylar için buradan buyurun.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

16 Ekim 2012 Salı

The Brothers Bloom


Hemen az önce son sahnesini izledim The Brothers Bloom'un. Brick'le şaşırarak başlayan maceram uzun süre heyecanla bekleyip vizyona girdiği gün izlediğim Looper'dan sonra The Brothers Bloom'la sonlandı. Belki hemen filmin ertesine denk geliyor olması sebebiyle geçici yan etkiler altında kaldığım düşünülebilinir, ve elbette genel anlamda abarttığım, ama eğer Rian Johnson gerçekten hayran kalınacak bir auteur değilse, o zaman o çoktan büyümüş isimler haricinde kim auteur'dür günümüzde merak ediyorum.

Anlattığı üç hikayesine de, bir noktada artık standart haline gelmiş ve bence sinemasal hislerin özü olan, hüznü, yalnızlığı -ama- ve en önemlisi hayal ile yaşamdaki kurguyu çok iyi yerleştirip, underrated bir sinema insanı olarak onlara hakettikleri değerleri vererek, bana paha biçilemez anlar yaşattı Rian Johnson. Umuyorum kendisi her zaman filmleriyle buralarda olur.

The Brothers Bloom, eleştirmenler tarafından gerçekten çok yanlış değerlendirilip hakettiği ilgiyi göremeyen sayısız filmden sadece biri. Onu bu diğer filmlerden ayıransa izleyicisine ulaşabilmesinde gizli.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
radikal blog'daki sinemaskot açılmış ayrıca, dileyen oraya da göz atsın arada bir. ama dediğim gibi, şubedir o şube. 

12 Ekim 2012 Cuma

Looper

Bir yalnızın fantezisi olabilecek kadar iyi estetize edilmiş Brick isimli etkileyici ilk uzun metraj filminde ilk kez hünerlerini göstermişti Rian Johnson. Alışılmadık bir gençlik filmi, alışılmadık bir neo-noir'di Brick. Daha sonraki filmi The Brothers Bloom'u muhtemelen bu hafta içinde izleyeceğimden ona dair söyleyecek çok bir şeyim yok, ancak bugün, beni uzun zamandır heyecanlandıran Looper'ı da izledikten sonra Rian Johnson'ı daha yakın takip etmem gerektiğini farkettim.

Filmde gelecekten gelmiş olan karakterine "film taklitlerinizin taklitlerini çekiyorsunuz" dedirten yönetmen ve senarist Rian Johnson'ın Looper'ında beni sinema salonu haricinde rahatsız eden tek bir şey oldu: kurgu. Filmin hikayesinin temeli olan ve birçok sonuca taban oluşturabilecek yaratıcılıktaki fikrin üzerine çok fazla gidilememiş hikayenin giriş bölümünde, bu da son derece hızlı, hatta dağınık bir ilk yarı izlememize sebebiyet vermiş, gerek zamanlar arası gerek aynı zaman içerisindeki normal sahne geçişleri yer yer rahatsız edici olmuş. Umarım DVD veya Blu-Ray versiyonlarıyla beraber filmin yönetmenin kurgusu versiyonu çıkar da onu izleyebiliriz.

Bunun haricinde son zamanlarda eşine çok rastlanmadık biçimde yaratıcı ve izleyicisini gereksiz bir aksiyon içerisine sokmayan kıvamında bir film Looper, ama tabi o giriş bölümünün temposu oturmuş ve buna bağlı olarak filmin süresi biraz daha uzamış olsa yaklaşık 30 milyon dolar bütçeyle bir bilim-kurgu başyapıtı bile olabilirmiş.

Son olarak iki not:
-Biliyorsunuz, her sene iki filmin isminden, biri "tetikçi", diğeri "özgürlük yolu" olarak çevrilmezse kimse rahat etmiyor, o yüzden Tetikçiler diye çevrilmiş Looper da.
-Bir Büyülü Fener sinemaları-seveni olarak, Looper orada vizyona girmediği ve ben avm'lerde sinemaya gitmeyi sevmediğim için mecburen, en son The Curious Case of Benjamin Button'ı izlediğim Metropol'de izledim filmi, pişmanım. Kötü bir perde, rezalet bir ses sistemi ve ses yalıtımıyla, gider avmlerde izlerim de burada izlemem dedirtti hakikaten. Ayrıca tüm sinemalardan rica ediyorum, bilet diye fiş tutuşturmayın elimize.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,

5 Ekim 2012 Cuma

Lost in Translation

Soyadının sebep olması haricinde aslında ilk kez The Virgin Suicides'la tanıdım Sofia Coppola'yı. Hep bir ara izlemeliyim desem de aldığı övgüler sebebiyle çoğu kez korkup uzaklaştığım Lost in Translation'ı daha izlemeden iki yıl önce de festivalde Somewhere'i seyrettikten sonra salondan gerçekten mutlu olarak çıkan ender insanlardan biri olunca, evet artık zamanı desem de şimdiye kadar da ertelemeyi başardım.

Yalnızlığı; durağanlığı, sakinliği ve nadir ama beklenen patlamalarıyla beraber etkileyici şekilde yansıtıyor Lost in Translation, tıpkı Somewhere gibi. Otobiyografik ögeler bulunması veya çevre sesinin sahnelerde gayet iyi kullanılmış olmasının getirdiği samimi sahiciliği haricinde de filmde insanı duraksatan, yaşama çok yakın bir şey var, hani bittikten sonra hala tek bir cümle kuramıyor olmama sebebiyet veren o şey.


Scarlett Johansson'ın ne kadar güzel bir insan olduğu bir tarafa, filmdeki karakteri de ayrıca hayranlık uyandırıcı. Sadece, her gördüğümde aklıma Cameron Diaz'ı getiren Kelly karakteriyle ilk karşılaşmalarındaki mimikleri bile başlı başına birçok şey anlatıyor aslında. Ve elbette Bill Murray, sen ne güzel bir adamsın!    

Söyleyecek şeyler daha fazla aslında filmle ilgili, ama uzun zamandır aynı tema çevresinde öylesine dönüp duruyorum ki, artık bahsetmekten de bunaldım. Ve bazen dışarıda insanları izlerken filmlerden de kendimi çıkarmaya başladım, dışarıda yok olup da bir şekilde orada kendimi var edebiliyorum sanki. Galiba o bir şey filmde olduğu kadar, benden de kaynaklı.

sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,
 
Sayfa Üst Görseli Marek Okon'un TOWERS OF GURBANIA isimli illüstrasyonudur.

Sinemaskot © 2008. Müşkülpesent # Umut Mert Gürses